Logo
Bozkurt mahir
15 saat önce
Bozkurt mahir
15 saat önce
Tarihte kurulan uzun yıllar bağımsız kalabilen Türk Devletleri :
1. Osmanlı Türk Cihan Devleti ; 1299-1922 arası 622 yıl
2. Bugünkü Doğu Türkistan'ın Turfan-Kumul bölgesinde kurulan İDİKUT Uygur devleti 744- 1335 arası 591 yıl.
Bozkurt mahir
2 gün önce
Bozkurt mahir
2 gün önce
Ben Türkistan'ım,Doğu Türkistan'ım...
Yarım kalmış sevdaların hikayesiyim...
Boş evlerin...
Sönmüş ocakların...
Tütmeyen bacaların...
Yetimlerin öksüzlerin...
Tutsak balaların vatanıyım...
Dört bir yana savrulmuş çaresizlerin memleketiyim ben...
Ben işgal edilmiş Türk yurduyum...
Şirbaki'nin donarak can verdiği...
Zulmün kol gezdiği...
Dünyanın hor gördüğü...
Ölümün kurtuluş sayıldığı...
Kimsesiz Türk islam toprağıyım...
BEN DOĞU TÜRKİSTAN'IM...
BENİ UNUTMAYIN!!!
Bozkurt mahir
3 gün önce
Kalk Türk Bahadır ,
İndi Ak Tuğ !

Yükselecek şimdi ,
Al ve Gök Tuğ !
Bozkurt mahir
4 gün önce
Bozkurt mahir
5 gün önce
BURAYI DİKKATLİCE OKUYUN LÜTFEN
hastanede çölaşan'a anlatıyor: (posta, 11 nisan 2010)
"18 mart törenlerinden kolordu olarak biz sorumluyduk.

(tayyip) bana valiyle haber gönderiyor, 2 saat geç gelecekmiş.

"töreni geç başlatsınlar" diyor. kabul etmedim. "emir değişmez" dedim.
zamanında gelmek zorunda kaldı.

konuşması bitti.

ayağa kalkmadım, alkışlamadım.

olay bu.
ben dağlarda ölümden dönmüş adamım.

kucağımda nice mehmetçikler, hatta emir subayım şehit düştü.

üç kez helikopterde mermi yedim, iki kez yerde pkk taradı.

kuzey irak'ta metina dağları'nda tümgeneral rütbesiyle 38 gün dağlarda kaldım, bitlendim.

ben bedavadan yaşayan adamım.

ölümden korkmam.

ben bunlardan mı korkacağım, bunlara mı diz çökeceğim.
poliste, sanki aranan sabıkalılar gibi üzerimize lavha koyup resimlerimizi çektiler, parmak izlerimiz alındı.

savcılar, sorguda bir tek suçlama getiremedi.

ancak gözlerindeki nefreti hepimiz görüyorduk.

bizi, düşman ordusunun esir generalleri gibi sorguladılar.

neyle suçlandığımı söylemediler, çünkü mahkemenin gizlilik kararı varmış, her şey gizli imiş.

"hele bir silivri'ye git, suçunu orada öğrenirsin" dediler.

bunların hepsi onurumuzu kırmak için yapılıyordu.

benim 20 yıl savaştığım adamlar habur'dan girdi, serbest bırakıldı.

şimdi biz terörist olduk.
doktorlar bıraktığı anda ben burada bir dakika durmam.

silah arkadaşlarım cezaevinde yatarken ben burada yatmam.

doktorlar karşı çıksa bile mutlaka silivri'ye döneceğim.
hepimizden korkuyorlar. çok korkaklar.

ama en büyük korkuları özel kuvvetlerle birlikte sas ve sat komandolarıdır.

onun için denizcilerin üzerine gidiyorlar.
abd/cia - fethullah - akp üçlüsü tarafından tezgahlanan sahte ve düzmece bir kurgu ile insanların onuru ayaklar altına alınıyor.

tsk her gün hakaretlere uğruyor." AÇIKLAMASINI YAPIYOR
VE ARTIK TÜRK MİLLETİ UYANSIN
Bozkurt mahir
6 gün önce
Bozkurt mahir
6 gün önce
Yer ADIYAMAN.
Ülkücü hareketin yuvası eğitim ve tedrisat alanı olan ocağı işgal eden bir akp milletvekili.
Türk düşmanlığını her alanda bağıran aslında türk olamayan biri.

(Partisinin liderinin gözünde)
Biz ülkücüleri her alanda aşağılayıp.

Fatiha bilmez.
Kafatascı.
Irkçı.
Kan emici.
Eşrefi mahluk.
Morg bekçisi.
Diyerek aşağılayıcı konuştuğu.

Ülkücülerin yine kürsüde bulunan Bozkurt resmi önünde.
Akp li trolorlere seminer verdiği ve bu seminerden hiç verim alamadığı ortaya çıktı.
Vah Metiner efendi vah.
Düştüğünüz duruma bakınız ki.
O aşağılayıp küçümsediğiniz ocaklara da muhtaç oldunuz.
İşgal ettiğiniz yerde, işgaliniz altındaki gençlere ne anlatıyor sunuz acaba sn Metiner?
Acziyetiniz, düştüğünüz durum.

Dedem Korkut derdi hep.

ESKİ DUTUN BİTİ,
ÖKSÜZ OĞLANIN SÖZÜ ACI OLUR.
Öksüz bırakılan onlarca ocak mensubu gardaşım ve ailelerin ayrı ayrı ellerinden öpüyorum.

Haa resimdeki sureti haktan görünen zat mı?
Üzerinde durmanıza değmez!
Zira Türklüğü kabul etmeyenlerle Türk milletinin de işi olmaz...

Ülküdaşım amann ha bunları kınamayın.
Allah büyük konuşanı iddiasından vuruyor.
İzleyin ve ibret alın.

Saygılarımla selamlıyorum 🌹
Allah'a emanet olun.
Bozkurt mahir
6 gün önce
İLGİNÇ Bİ YAZI...

Bir gece deniz Atlantis’i yutuverdi.
Sulara bir gecede gömülen Atlantisliler oldukça bilgiliydi, ama daha çok bilgilenerek Dünyaya ve hatta galaksinin bu köşesine egemen olmak gibi bir hırsları vardı.

İnsan ve hayvan genleri arasında korkunç ve canavarca mütasyonlar ortaya çıkardılar. Sadece genetik değil, klon yöntemini geliştirmek için de deneyler yaptılar.
Bu deneylerde kullanılan insanların çocukları genetik mutasyona uğramış olarak doğdular.
Böylece kontrol edilemeyen salgın hastalıklar türetmiş oldular.

O zamanlarının büyük astronomi bilginleri, Güneş sistemindeki her cismin hareketini tam olarak biliyorlardı.

Antimadde silahını da kusursuz hale getirdiklerinde bu silah yardımıyla uzayda herşeyin konumlarını hatta yörüngelerini değiştirebilecek bir yol da keşfettiler.
Yıldızların güç kaynaklarını uzay gemileri için kullandılar.

Atlantisliler elde ettikleri bunca güce karşın, bununla da yetinmeyerek hırsla insanın hatta her varlığın ruhuna hükmetmek istediler.
Geliştirdikleri bir silah, bir antinükleer reaktöre ve anti enerjiye sahipti.

Böylece aynı zamanda hem molekül parçalayıcı, hem manyetik denge bozucu, hem de güç nötralleştirici ve her çeşit enerjiye karşı alıcı gibi kullanılabiliyordu.
Onunla yaşamı ve hareketleri kontrol edebiliyorlardı.
Bu silaha antimadde yıkıcı diye bir ad takmışlardı.

Antimadde silahıyla canlının psişik varlığını da darmadağın edebiliyorlardı.
Konfederasyon kararıyla diğer gezegenlere verdikleri zarardan sonra bu silahın ve Atlantis’in yokedilmesine karar verildi.
Bir gece Atlantis’e yönelttikleri güçlü bir ışın ile kıtayı ikiye böldüler.

O gece Atlantis sulara gömülmüştü. Gezegenin çeşitli yerlerinde büyük su baskınları, tufanlar görüldü.
Dünyanın manyetik kutbu kayboldu, o zamandan beri de olması gereken yerde değildir.

Yekpare olan o kara kütlesi parçalara ayrılarak iki büyük parça halinde iki yana (doğuya ve batıya) doğru hareket etmeye başladı.
Bugün bile karalar hareketlerini sürdürüyor.
Bu hareketlilik, o gece sulara gömülmüş bazı kara parçalarının yeniden su yüzüne çıkmasına neden olacak.

Atlantisliler’in o silahına ne oldu peki?
O korkunç silah da Atlantis’le birlikte sulara gömüldü ve halen Florida açıklarında, Bimini denen adacıklar arasına rastlayan bölgede, denizin dibine gömülmüş büyük piramidin içinde duruyor.

Artık zayıflamış olmasına rağmen, eğer güneş ışınları tarafından aktive edilirse, Dünya’da manyetik değişikliklere ve molekül bozulmalarına neden olabilir.

Zaten, halen durduğu yerde de bu korkuç silah korkunç etkilerini değişik şekillerde, hem de sık sık sergiliyor.
O bölgede pusulalar bozuluyor, kaybolmalar devam ediyor.

Silah, okyanusun derinliklerinde ve dev bir piramidin içinde bulunmasına rağmen hala güneş enerjisi tarafından uyarılıp, aktive edildiği zaman, yaşam enerjisi algıladığında, enerji vorteksini harekete geçiriyor.

Ayrıca, çevresinde tepkime ile çalışan herhangi bir alet algıladığında, antimolekül alanının uyarıldığı kesindir.

Kısacası hala kullanılır durumda ve çok tehlikeli.
Sizin ona erişmeniz olanaksızdır.

Çünkü gücü karşısında hemen yok olursunuz. Aslında onu ele geçirmek isteyen birçok Dünyadışı kavim var.

Ancak, Satürn karantinası buna izin vermez ve Matriks kurucuların koruması altındadır.
Ne onlar, ne de insanlar antienerjiyi ve antimaddeyi kontrol altında tutacak ve onu etkisizleştirebilecek bilgiye sahipler.

Bu bilgi sadece üst boyut Evrensel Yasaların koruyucularında var ve Karantina Kıyam yani Hasada kadar buna izin vermeyecek.

ALİNA AZİM
Bozkurt mahir
6 gün önce
143.5 SANTİMETRE...

Evet, bildiğiniz tren rayları...
Meğer trenlerin üzerinde hareket ettiği o rayların birbirine uzaklığı, dünyanın her yerinde aynıymış: 4 fit ve 8.5 inç.
Yani hep ve daima 143.5 santim.
Burada bir duralım.
Size tuhaf gelmiyor mu?
Bana geliyor da.
Neden yuvarlak bir sayı değil de, 143.5 santim.
Niye 150 değil mesela.
Kimin ne zoru varmış ki, iki ray arası 143.5 santim olmuş.
Nerede böyle lüzumsuz soru var, benim kafamı meşgul ediyor.
Ve mantıklı bir yanıtı varsa da, öğrendiklerim beni baştan çıkarıyor.
***

İşte bu yazı, baştan çıkmış bir kadının yazısıdır!
Çünkü Coelho’nun son kitabı Záhir’de bu sorunun cevabını öğrendim.

Efendim, insanlar ilk tren vagonlarını yaptıklarında, at arabalarını yaparken kullandıkları aletlerin aynısını kullanıyorlarmış. O yüzden vagonların tekerleklerinin arası, tıpkı at arabalarındaki gibi 143.5 santim olmuş.
Peki at arabalarında neden öyleymiş?
Çünkü arabaların geçtiği eski yolların genişliği bu kadarmış.
Neden?
Çünkü o eski güzel insanların savaş arabaları, iki atla çekiliyormuş.
Eeeee?

Atlar yan yana durduğunda, genişlikleri 143.5 santim oluyormuş.
Yani bugün gördüğünüz bütün trenlerin -en en son teknoloji ürünü hızlı trenler dahil- üzerinde ilerlediği rayların arasındaki uzaklık, Romalılar tarafından belirlenmiş.
Çok acayip değil mi?
Bitmediiiiiii.
Amerika kıtası keşfedildiğinde ve tren yolları inşa etmeye başladığında, bu sihirli 143.5 santimlik genişlik korunmuş.
Neden?

Öyle işte.
İnsanlar bir takım şeyleri muhafaza etmeyi seviyorlar.
Bu durum, uzay mekiklerinin yapımını bile etkilemiş.
Şöyle ki Amerikalı mühendisler, yakıt tanklarının daha geniş olması gerektiğini düşünmüşler fakat yakıt tankları Utah’da imal ediliyor ve Florida’daki uzay merkezine trenle nakledilmeleri gerekiyormuş.
Yolda da tüneller varmış.

Bildiniiiiiiz...
Yakıt tankları daha geniş olursa, tünellerden geçemiyormuş, o zaman da ulaşım gerçekleşemiyormuş.
Madem öyle, işte böyle demişler, Romalıların ideal olduğuna karar verdikleri bu ölçüyü onlar da kabul etmişler.
Şimdi yeryüzündeki bütün tren raylarının arası 143.5 santimetre.
Nereden nereye değil mi?

***
Daha da acayibi...
Coelho’nun roman kahramanı, tren raylarıyla evlilik arasında bir ilişki kuruyor, gelin birlikte okuyalım:

"Şimdi ne alakası var bütün bunların evlilikle demeyin, var. Tarihte bir noktada birisi dönüyor ve diyor ki: İki insan evlendiğinde hayatlarının geri kalanı boyunca, donmuş gibi bir arada kalmalılar.’ Aynı iki ray gibi yan yana uzayıp gideceksin, daima aranda aynı uzaklığı bırakarak. Zaman zaman biriniz daha uzağa gitmeyi ya da biraz yakınlaşmayı istese bile, bu kurallara aykırı. Kurallar diyor ki, ’Mantıklı ol, geleceğini düşün, çocuklarını düşün. Değişemezsin, hareket noktasından varacağın yere kadar, birbirileriyle aralarında aynı uzaklığı koruyan iki tren rayı gibi olmak zorundasın... Çocukların da sizin öyle kalmanızdan mutlu olacaktırlar: 143. 5 santimetre uzaklıkta... Komşularını düşün. Onlara mutlu olduğunu göster, pazar günleri kızarmış biftek ye, televizyon seyret. Toplumu düşün...Etrafına asla bakma, bu boşanmak, kriz ve depresyon demektir... Üstelik biri seni izliyor olabilir, bu onu da ayartabilir... Bütün fotoğraflarda gülümse, fotoğrafları salonu koy, böylece herkes onları görebilir... Bir sporla uğraş, uzun süre hareketsiz kalacağın için mutlaka spor yapmalısın... Unutma, bu kurallar çok yıllar önce ortaya çıktı, onlara saygı göstermek gerekiyor. Bu kuralları kim koydu? Bu önemli değil. Onları sorgulamayın, çünkü insanlar daima bu kuralları uygulayacaklar, hatta siz istemesiniz bile..."

Ayşe Arman(2006)
Hürriyet Gazetesi
Zonguldak Nostalji
Bozkurt mahir
6 gün önce
OSMANLI’YI 1878’DE ABDÜLHAMİT YIKTI
"Osmanlı'yı İttihatçılar yıktı" diyen İslamcılar var. Çevirelim tarihin sayfalarını, görelim bakalım kim yıkmış.
Beylik bir sözdür: “Borç alan emir de alır”
1876’da Abdülhamit tahta çıktığında devlet gelirlerinin %80’ini dış borçlara gidiyordu. Yeşilköy’e kadar gelen Ruslar Abdülhamit’ten ödeyemeyeceği büyüklükte bir savaş tazminatını kabul ettirdiler. 1878’de Abdülhamit Kıbrıs’ı İngilizlere satmak zorunda kaldı, aldığı para da bir günde buharlaştı, dış borçlara gitti.
Yine 1878’de Berlin Kongresi’nde İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya, Hollanda ve Galata Bankerleri Düyunu Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) adıyla çok uluslu bir komisyon kurulmasını Abdülhamit’e imzalattılar. Düyun borç, “Düyun-u Umumiye” genel borçlar demektir. Yeni kuşaklar anlamını bilmediği için başka bir şey sanmasın; icra-iflas mahkemesi gibi bir şey yani. Artık Osmanlı’nın genel gelirini ikinci maliye bakanlığı olan Düyunu Umumiye topluyordu.
Şimdi sıkı durun!.. Abdülhamit Düyun-u Umumiye’ye vergi koyma ve toplama yetkisini de devrediyor. İşte bu durum mali bağımsızlığın kaybedilişidir. Borçlar idaresi 8931 memur çalıştırıyordu. Bunların çoğunluğu silahlı kolculardı. Köylünün ürettiği tütünü kolcular zorla alıyor, kaçıranı da öldürüyorlardı. Düyunu Umumiye “Devlet içinde devlet”ti. Abdülhamit’in ve ondan sonra gelecek sultanların varlığı bostan korkuluğudur.
Alacaklı devletler (İngiltere, Fransa, Almanya, Avusturya, İtalya, Hollanda) alacaklarını bir günde alabilseler ertesi gün Abdülhamit’i indirip Osmanlı’yı yıkarlardı. Ama o zaman da alacaklarının üstünden bir bardak soğuk su içmeleri gerekirdi.
Osmanlı’nın bağımsızlığını kaybettiği, gerçek anlamda yıkıldığı tarih 1878 Berlin Kongresi’nde Abdülhamit’in attığı imzadır. Siz Atsız’ın “Gök Sultan”, Necip Fazıl’ın “Ulu Hakan” yakıştırmalarını atın çöpe gitsin. Abdülhamit “Kullanılmaya elverişli” olduğu için tahtta kalma süresi uzatılmıştır.
Osmanlı’nın 1878’den sonraki bağımsızlık yalanı sadece tarih kitaplarında kalmıştır, gerçekte öyle bir şey yoktur.
Şimdi gelelim devlet içinde devlet olan Düyunu Umumiye’nin kurduğu “Tütün Rejisi”nin cinayetlerine. Tütün kolcuları atının terkisinde bir balya tütünle gördükleri her köylüyü öldürüyorlardı. Köylünün kendi tüketimi için bir balya tütün ayırması dahi kaçakçılık sayılıyordu; ürettiği tütünün tamamını “Tütün rejisi”ne vermek zorundaydı. Köylüden alınan tütün için dış piyasadaki fiyatın dörtte biri ödeniyordu sadece. Bağımsızlığını kaybeden Osmanlı aldığı dış borçlar için bu olanlara sessiz kalıyordu. Prof.Dr. Tayfun Özkaya “42 yıl süren Reji İdaresi boyunca kaçakçı, kolcu ve zabıtadan ölenlerinin sayısının 20 bin kadar olduğunu” söylemektedir.
Türküler yalan söylemez.
İşte o yıllardan kalan bir türkünün sözleri:

Gidelim gidelim Halil’im, Çökertme`ye varalım
Kolcular geliyor Halil’im nerelere kaçalım
Teslim olmayalım Halil’im, aman kurşun saçalım
Burası da Aspat değil Halilim, aman Bitez yalısı
Yüreğime sancı saldı, aman kurşun yarası

20.000 Türk köylüsünün yüreğine bostan korkuluğu saltanatı için kurşun salandır Abdülhamit. Halil’in ve 20.000 Türk köylüsünün ahı üzerine olsun.

Alper Aksoy
Bozkurt mahir
7 gün önce
TARİHİN EN BÜYÜK YALANI...

"Adam, girdiği her seçimi kazandı..."

Bu yalan, sadece muktedir ağızlardan ve onların yalakalarından değil, muhalefet cenahındaki pembiş - liboşlardan ve ana muhalefet içinde parti içi iktidar mücadelesinin bir kanadından da zaman zaman yıllardır pompalanıyor.

Hayır efendim. Kazanmadı. Çok seçimi ve referandumu kaybetti.

Haydi hatırlayalım:

👎2015'te tek başına iktidar olacak çoğunluğu kaybetti. Sandığı devirdi tekrarlattı seçimi.

👎2016'daki darbe girişimini bahane ederek ilan ettiği olağanüstü hal koşullarında muhalefeti sindirip anayasayı değiştirdi.

👎2017'de hileli referandumda mühürsüz oy pusulalarını kabul ettirdi. İstanbul, Ankara, İzmir dahil pek çok büyükşehirde ve ilçelerinde "Hayır" oyu çıkmasına karşın, "Atı alan Üsküdar'ı geçti" diyerek zaten hileyi itiraf etti.

👎2018 seçimindeki büyük oy kaybı malum.

👎2019 yerel seçiminde İstanbul, Ankara gibi kaleleri düştü. Antalya, Mersin, Adana, Kırşehir muhalefete geçti. Üstelik İstanbul'da Ekrem'e karşı 1 değil tam 2 kez kaybetti. Melih'in 25 yıllık tahtı yıkıldı.

👎2023 seçiminde Meral - Sinan ikilisinin ne çevirdikleri bir gün ortaya nasıl olsa çıkacak.

👎2024'de hayatının en ağır yerel seçim yenilgisini tattı... Denizli, Kütahya, Manisa, Bursa, Beykoz, Üsküdar, Beyoğlu vb. bile elinden gitti. Fatih bile gidiyordu. Fatih bile...

👎Baro'ları asla kazanamayacağını anlayınca "çoklu baro" sistemi kurduğu halde fiyasko oldu. Bu sefer "asıl baro"nun seçim sandığına bile tahammül edemiyor artık. TTB ve TMMOB'un yönetimlerini elinden gelse seçim değil tayin yoluyla belirlemek istiyor.

Sen hâlâ "Adam girdiği her seçimi kazandı..." yalanına devam et.

He canım... He..
Zafer arapkirliden alinti
Bozkurt mahir
7 gün önce
TÜLÜTABAKLARI DUYDUNUZ MU?

Tülütabak, Milli Mücadele dönemi (1919-1922) Balıkesir'de ellerinde yeterli silah olmadığı için koyun ve keçi postu giyip, at kuyruğu takıp, el, kol ve yüzlerini soba isiyle siyaha boyayarak çan ve değneklerle Yunan askerlerini korkutup kaçırmak için ürkütücü bir görünüme bürünen yerel kahramanlara verilmiş bir addır.
Bozkurt mahir
7 gün önce
👍GÜNEŞİ TOPLAYAN ADAMIN HİKAYESİ👍

Osmanlı’nın Bulgaristan’da hakimiyetini sürdürdüğü son dönemler olan 1800’lü yıllarda geçen hikayeye göre; o dönem Osmanlı toprağı olan Bulgaristan’ın Tırnova (Tırnovo) şehrinde yaşayan bir aile vardır.
Dizide geçen kalburla güneş toplayan adamın gerçek hikâyesi de işte burada yaşanmıştır.

Mehmet ve Fatme, Tırnova şehrinin kırsal kesimlerinde çiftçilik yapmakta olan Müslüman bir ailedir.
Evliliklerinin üzerinden 10 yıl geçmiş ama halen çocukları olmamıştır.
Mehmet ve Fatme birbirlerini o kadar çok sevmişlerdir ki, hikayelerde anlatılan aşklar bu ikisi için basit kalabilecek bir seviyededir.

Fakat Fatme’nin o dönemlerde çaresi olmayan bir hastalığa yakalanması ile bu büyük aşk gölgelenmiş, Mehmet ile Fatme’nin sevgilerini doya doya yaşamalarına fırsat kalmamıştır.
O bölgede yaşayan herkes neredeyse istisnasız bu hikâyeyi dedelerinden ve ninelerinden dinlemişlerdir.
Birbirlerini büyük bir aşkla seven Mehmet ve Fatme’nin imtihanı da çok büyük olmuştur. Fatme evliliklerinin onuncu yılında hastalığından ötürü iki gözünü de kaybetmiştir.
Mehmet onun gözlerini açtırabilmek için her yolu denemiş hatta elinde ne var ne yoksa bu uğurda satarak harcamıştır.
Gitmediği doktor, çalmadığı şifacı kapısı kalmamıştır, ama olumlu bir sonuç alamamışlardır.
Mehmet ise Fatme’sini kurtarmak için ellerinde avuçlarında olan her şeyi satar ve o dönem Osmanlı'nın başkenti olan İstanbul'a büyük hekimlere götürmek için yola revan olurlar. İstanbul’un hekimlerinin karısının gözlerini açacağı umuduyla yola çıkarken ise başına geleceklerden habersizdir.

Mehmet ve Fatme’nin İstanbul yolculuğu tam bir yıl sürer.
Gitmedik doktor, uygulanmadık şifacı ilacı bırakmazlar.
Ellerinde avuçlarında olanı tüketince de gerisin geriye memleketleri Tırnova’ya dönmeye karar verirler.

O dönem şartlarında yolculuk yapmak hiç kolay değildir.
İstanbul Tırnova arası yaklaşık 500 Km’dir.
Yola çıktıktan kısa bir süre sonra ise Fatme’nin rahatsızlığı iyice artar ve artık onun için yaşadığı sancılar dayanılmaz hal almaya başlamıştır.

Fatme yolculuğun sonuna doğru çok sevdiği eşi Mehmet’in kolları arasında hayata gözlerini yumar.
O an her şeyini kaybeden Mehmet ise eşine tekrar güneşi gösteremediği, o güzel gözlerine bakamadığı için suçlu hisseder kendisini.

Mehmet ve Fatme’nin beraber yolculuk yaptığı kafile, Tırnova’ya yakın bir yerde mola verir mecburen.
Vefat eden Fatme’yi defin ederler oraya.
Yıkanır, kefenlenir ve bir kabre konulur.
Aslında Fatme ile beraber Mehmet’ de o kabre konulmuştur.
Kafile tüm uğraşlara rağmen Mehmet’i kabrin başından ayırmayı başaramazlar.
Mehmet’i kabrin başında bırakıp yollarına devam etmek zorunda kalırlar.
Mehmet ise eşi Fatme’nin kabrinin yanına bir kabir daha kazar ve o kabirde yatmaya başlar. Eşinin ebedi âleme göçüşünden sonra onun için artık hayatın bir anlamı kalmamıştır.
Bir süre sonra taşlardan ve ağaç parçalarından bir baraka yapar ve orada yaşamaya başlar.

İşte diziye de konu olan bölüm bundan sonra başlar.
Bir gün bir yolcu grubu şehre uğrar.
Uzaklardan gelen bu yolcu grubu yolda gördükleri bir olayı anlattıklarında kimse buna inanamaz.

Yolcu grubunun anlattığı adam, hasta karısı ile birlikte yıllar önce şehirden ayrılan Mehmet’tir. Şehirden hemen birkaç atlı tarif edilen yere varırlar.
Gittiklerinde de gerçekten o adamın Mehmet olduğunu görürler ve uzaktan onu izlemeye başlarlar.

Adam elinde bir kalburla yıkık dökük bir kulübeye güneş taşımaya çalışmaktadır.
Adamı kısa bir süre izleyenler sonrasında yanına giderler, ama adam hiç birisini tanımaz. Adam için her şey silinmiştir, zaman donmuştur.
Kulübenin içine baktıklarında biri dolu diğeri boş iki kabir görürler.
Boş olanı kendisi için hazırladığı her halinden bellidir.

Şehre dönmek için ikna etmeye çalışsalar da, Mehmet dönmeyi kabul etmez.
“Tuttum seni, attım içeri, tuttum seni attım içeri…” sözünden başka bir şey söylemez. Gelenlere göre adam aklını yitirmiştir.
Ama adamın tüm dünya hırkalarını çıkarıp derviş olduğunu kimse düşünmez.

Kalburla güneş toplayan bu meczup adamın köylüleri elleri boş geri dönerler, ancak aralarında da karar verirler.
Her hafta bir kişi bu adama azık götürecektir. Bu sayede her hafta adama bir kişi yemek götürmeye başlar.

Adam azığı getiren herkese tek bir soru sorar.
”Bu azığı kim gönderdi”
Karşısında ki kişi, azığı getiren bir isim yani Ali, Ahmet gibi isimler söylerse bu azığı kabul etmez geri gönderir.
Bir gün kalburla güneş toplayan adamın azığını köyün imamı götürmeye karar verir ve o gün adamla alakalı tüm gerçeklik ortaya çıkar.

İmam efendi adamın yanına vardığında adam yine kalburla güneş toplamaktadır, ‘tuttum seni attım içeri’ diye diye.
Selam verir ve azık getirdiğini söyler.

Meczup adam diğerlerine sorduğu soruyu bu sefer imama sorar ve “Bu azığı kim gönderdi” der.
İmam efendi “Allah! Senin, benim dahi her şeyin sahibi olan Allah gönderdi” der.

Adam anca şimdi kabul eder azığı.
İmam da şehre döndüğünde yaşadıklarını tüm ahaliye olduğu gibi anlatır.
Adama bir daha gideceklerin de vermesi gereken cevap ise artık bellidir.
Ama insanların gözünde artık o bir deli değil velidir.

Bir süre bu şekilde devam eder ve şehirden her hafta bir kişi meczup adama azık götürür.
Sıra yine imama geldiğinde imam azığını alır ve yola koyulur.
Kulübeye geldiğinde ise kalburla güneş toplayan adam kulübenin önünde yoktur.

Çevreye bakar ve dervişi arasa da bulamaz ve kulübeye girer.
Hani kulübenin içinde biri boş diğeri dolu iki kabir vardı ya artı o boş kabir de dolmuştur. Derviş ruhunu hakka teslim etmiş, çok sevdiğine kavuşmuştur.😪

alıntı
Bozkurt mahir
8 gün önce
Gagauz Oglan – Kutanin & Olga Stoykova - YouTube

Abone olun: https://t.me/kutaninshttps://sergey-kutanin.livejournal.com/7104.htmlKutanin ve Olga Stoykova'nın seslendirdiği Türkçe şarkılar neler duymak ist...

Bozkurt mahir
8 gün önce
Abdurehim Heyit - El Yurt Üçün - YouTube

Bu parçanın sözleri Arı Duru Türkçe (https://www.youtube.com/user/MrEfellion) kanalından alınmıştır.

Bozkurt mahir
8 gün önce
Bozkurt mahir
8 gün önce
Surıye'de SEDNEYA,Türkiye'de MAMAK...
Suriye'de Esat,Türkiye'de Evren vb diktatörler
FIRAVUNLARINN SONU
(Sıtkı ŞEREMETLİ)
Dünyanın meşhur diktatörleri vardır.
Eski çağlara ''Firavun''gibi
Yakın tarihte Hitler,Mussoluni,Stalin vb.gibi.
Türkiyede'de unutulmayacak bir diktatör vardır;''Kenan EVREN''
Öncelikle şu tespiti iyi yapalım:''Kenan EVREN kahraman Türk ordusunun bir komutanı değildir.O,işgalci ABD ordusunun Türkiye'yi ele geçirmeye çalışan hain bir emir eridir.''
Darbe yaptı.
Binlerce insana zulmetti.
Adaleti katletti.
İnsanları mahkemeye çıkarmadan idam etti.
Koskoca ülkeyi çık hapishane haline çevirdi.
Bu dönemde kendini ''Firavun''zannetti.
Ve de başında bulunduğu zulüm dönemi hiç bitmeyecek zannetti.
Lakin bitti.
Ordudan atıldı.
Elleri ile diktiği heykelleri yıkıldı.
Koskoca bir millet arkasından lanet etti.
Yaşarken bir zalimin yaşayabileceği en aşağılık günleri yaşadı.
Öyleki,ölmek istedi.
KEŞKE ALLAH BU KADAR YAŞATMASAYDI
Daha önce halk yargılanmasını isterse intihar edeceğini açıklayan Kenan Evren yaşamının son günlerinde yine benzer bir çıkışta bulunarak "Çok yaşamak da iyi değil. Keşke Allah bu kadar yaşatmasaydı. Ölseydim de bugünleri görmeseydim." dedi.
ZALİM BİR HAİN
Ve öldü.
Cenazesinde kimse yoktu.
Ardından rahmet okuyan olmadı.
Tarihe ''Devlet Başkanı'' olarak değil,''Zalim bir HAİN''olarak geçti
Tarih en adil hüküm sahibidir
Tarih herkesi zaman içinde hak ettiği yere koyuyor.
Diktatör Kenan EVREN ve cuntacı arkadaşları bugün lanet ile anılırken
onların idam ettikleri ''Kahraman''olarak anılıyor.
Zindanlara atıp zulmettikleri ''Başı dik,şerefli insanlar''olarak yaşamlarını sürdürüyor.
İŞKENCE VE 12 EYLÜL
12 Eylül sabahında Kenan Evren başkanlığındaki Darbe yönetimi daha önceden hazırladığı programı uygulamaya geçirerek on binlerce Ülkücüyü tutuklamıştır.Özel kurulan işkencehanelerde Ülkücüler vahşet derecesinde işkencelere tabi tutulmuştur."
12 EYLÜL'ÜN İŞKENCE METODLARI
12 Eylül hakkında gerçek hükmü verebilmek için 12 Eylül işkencelerinin ne olduğunu bilmek gerekir.Falaka en bilinen metoddur.Ama tutukluluk ve sorgu dönemlerinde işkencecilerin iyi bildikleri ve pek çok Ülkücüye ahlaksızca uyguladıkları daha pek çok işkence metodu vardır.FİLİSTİN ASKISI'larına astılar gençleri.ELEKTİRK verdiler tutuklu gençlere.Ayrıca pek çok çeşidi ile nice manevi işkenceler yaptılar.Bunların hepsini burada sayabilmem elbetteki mümkün değildir.
xxx
Bunları niçin yazdım?
Komşumuz Suriye'de diktatör Esat ülkesinden kaçtı
Bu kaçıştan sonra Suriye'de yaşanan zulüm ortaya çıktı
SEDNEYA Hapishanesinde yaşanan zulüm ve işkenceler gözler önüne serildi
Böyle acı bir dönemi 1980 darbesinde bizler de yaşadık
Orada yaşananları en iyi biz anlarız
Şimdi Suriye ve SEDNEYA Hapishanesi gerçeklerine birlikte bakalım
XXX
''Suriye'de devrilen rejimin Sednaya Hapishanesi'ndeki işkence ve öldürme sistematiği vahşeti gözler önüne seriyor
Suriye'de devrilen Beşşar Esed rejiminin işkence merkezi olarak bilinen Sednaya Hapishanesi'nde tutsaklar yerleşkeye gelir gelmez işkenceler başlarken, yargısız infazlar sonucu öldürülen tutsakların cesetleri toplu mezarlara gömüldü.
Suriye'de devrilen rejimin Sednaya Hapishanesi'ndeki işkence ve öldürme sistematiği vahşeti gözler önüne seriyor
Çöken rejimin Savunma Bakanlığına bağlı Sednaya Askeri Hapishanesi, 2011'de Suriye iç savaşının başlamasıyla gelişen olayların ardından alıkonulan rejim karşıtı göstericilerin tutulduğu ve işkence gördüğü yer olarak biliniyor.
Suriye'de devrilen rejim 50'den fazla merkezde 72 ayrı işkence uyguladı
Suriye'de Sednaya'daki gizli bölmeleri araştıran ekipler, cezaevinde gizli alan bulunmadığını açıkladı
Esed rejiminin kısa süre önce işkenceyle öldürdüğü kişilerin cesetlerini görüntülendi
Başkent Şam'a yaklaşık 30 kilometre uzaklıkta bulunan cezaevinde alıkonulan binlerce kişi rejim güçleri tarafından sessiz ve sistematik şekilde öldürüldü.
Uluslararası kuruluşların raporları, rejimin, Sednaya'da "toplu idam" yoluyla yargısız infazlar yaptığını, alıkoyduklarını kasıtlı şekilde insanlık dışı koşullarda tuttuğunu, onlara defalarca işkence yaptığını ve sistematik olarak yiyecek, su, ilaç ve tıbbi bakımdan mahrum bıraktığını gösteriyor.
"Beyaz bina" ile "kırmızı bina"
Sednaya'daki işkence ve infazlara ilişkin açık kaynaklardan derlenen bilgilere göre, cezaevi yerleşkesinde, "beyaz bina" ve "kırmızı bina" olarak adlandırılan 2 gözaltı tesisi bulunuyor.
"Kırmızı bina"da tutulanların çoğunluğunu 2011'den bu yana alıkonulan siviller oluştururken, "beyaz bina"da ise rejime "sadakatsizlik ettiği" gerekçesiyle alıkonulan subay ve askerler yer aldı. Tutsaklar, genellikle Şam'ın Mezze bölgesinde bulunan askeri mahkemelerden birinde adaletsiz yargılamalarla karşı karşıya kalmalarının ardından bu binalara transfer edildi.
Eski cezaevi yetkilileri ve tutsakların demeçlerine göre, 2011'den bu yana kırmızı binada tutulan kişilerin çoğunluğunu, Suriye rejiminin kendilerine muhalif gördüğü toplumun her kesiminden siviller oluşturdu.
İşkenceler, tutsaklar yerleşkeye gelir gelmez başlıyor
Eski tutsaklar, devrilen rejimin güvenlik güçlerinin çeşitli birimlerinden Sednaya'ya "et dolabı" olarak adlandırılan beyaz kamyonlarla nakledildiklerini anlattı.
Cezaevine vardıklarında, hapishane yetkililerince "hoş geldin partisi" olarak isimlendirilen şiddetli dayağa ve işkenceye maruz kaldıklarını belirten tutsaklar, bu dayaklar sırasında genellikle kafalarına darbe aldıklarını ve bazı arkadaşlarının bu nedenle öldüğünü kaydetti.
Bu uygulamayı teyit eden eski bir cezaevi yetkilisi, "Gelen beyaz kamyonun içinde genellikle 50 ila 60 kişi bulunurdu. Bu kişilerin gözleri bağlı olurdu. İki gardiyan aracın yanına gider ve onları kamyondan atmaya başlardı. Yüzüklerini, saatlerini, her şeylerini alırdı. Gardiyanlar isimleri kayıt altına alırken, onları tekmeler ve döverdi." ifadelerini kullandı.
Alıkonulanların, daha sonra 5 ila 15 kişilik gruplar halinde gardiyanlar arasında "yalnızlar" olarak adlandırılan yeraltı hücrelerine götürüldüğü kaydedildi.
İşkence yöntemleri
Sednaya'daki düzenli ve yoğun fiziksel şiddet en yaygın işkence yöntemi olarak kullanıldı. Tutsaklar, maruz kaldıkları şiddetin, bazen ömür boyu sürecek hasara ve sakatlığa yol açtığını söyledi.
Raporlar, rejimin, Sednaya'da alıkoyduklarını kasıtlı şekilde insanlık dışı koşullarda tuttuğunu ve sistematik olarak yiyecek, su, ilaç ile tıbbi bakımdan mahrum bıraktığını gösterdi.
Tutsaklara yeterli gıda verilmediğine, bunun da yetersiz beslenme ve açlığa yol açtığına işaret eden raporlarda, bu kişilerin, kişisel ve tıbbi bakıma erişimlerinin engellenmesi neticesinde enfeksiyon ve uyuz gibi hastalıkların sık sık yayıldığı kaydedildi.
Suriye İnsan Hakları Ağı (SNHR) raporuna göre, Baas rejimi fiziksel, psikolojik ve cinsel şiddet içeren 72 ayrı işkence türü uyguladı.
Rejimin fiziksel işkence uygulamaları arasında, mağdurun vücudunun farklı yerlerine kaynar su dökme, başını suya sokarak boğma hissi verme, elektrikli sopayla vücuduna elektrik verme, mağduru çıplak bir şekilde metal sandalyeye oturtarak sandalyeye elektrik verme, naylon poşeti yakarak vücuduna damlatma, bedeninde sigara söndürme, mağdurun parmaklarını, saçlarını ve kulaklarını çakmakla yakma, ısıtılmış metali bedenin farklı bölgelerine değdirerek cildi yakma, bedene kızgın yağ damlatma, yanıcı böcek ilaçlarını üzerine dökerek yakma gibi insanlık dışı yöntemler yer aldı.
"İnfaz odası"
Kırmızı binada bulunan binlerce kişi, insanlık dışı koşullarda tutulduktan sonra gizli yargısız infazlarla öldürüldü.
Tutsaklar, genellikle "toplu idam" şeklinde gerçekleşen infazlardan önce Şam'ın El Kabun Mahallesi'nde bulunan Askeri Saha Mahkemesi'nde 1 veya 3 dakika süren "duruşmalarda" ölüme mahkum edildi.
Sednaya yetkilileri, "parti" olarak adlandırdıkları idamları gerçekleştirdikleri gün, tutsakları hücrelerinden sivil bir cezaevine nakledileceklerini söyleyerek topladı. Bunun yerine kırmızı binanın bodrum katında bulunan bir hücreye getirilen tutsaklar, 2 ya da 3 saat boyunca fiziksel şiddete maruz kaldı.
Tutsaklar, gecenin bir yarısı gözleri bağlanarak kamyonlar ve minibüslerle, beyaz binanın güneydoğu köşesinde bulunan "infaz odasına" götürüldü.
Süreç boyunca kurbanların gözleri bağlı kaldı ve ölüm cezasına çarptırıldıkları kendilerine infaz gerçekleştirilmeden sadece birkaç dakika önce söylendi.
Raporlarda, 2011 ile 2015 yılları arasında her hafta, bazen de iki haftada bir yaklaşık 50 kişinin asıldığı kaydedildi.
Cesetler, Şam yakınlarındaki toplu mezarlara taşınıyor
İnfaz gerçekleştirildikten sonra kurbanların cesetleri kamyonlara yüklendi ve kayıt tutulması için Şam'daki Tişrin Askeri Hastanesi'ne taşındı.
Sednaya'daki eski cezaevi yetkilileri ile Tişrin Hastanesi'nde görevli doktorlara göre, bu tıbbi raporlarda ve ölüm belgelerinde ölüm nedeni olarak ya kalp ya da solunum yetmezliği gösterildi.
Ölümleri hastanede kayıt altına alındıktan sonra cesetler, Tişrin'deki morga ve oradan da toplu mezarlara gönderildi.
Bu mezarl
Bozkurt mahir
8 gün önce
BİR İDAMLIK HALİL VARDI ASILDI
Orgeneral Kenan Evren: “Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Asmazsan bunlar virüs gibi çoğalır, işte o zaman Atatürk ilke ve inkılaplarından koparız.”
Manisa Saruhanlı’dan bir vatan evladı… Henüz 18 Yaşında. İmam Hatip son sınıfta evlenir ki üç beş günlük damattır daha. Bir bakar darbe olmuş (12 Eylül 1980) apar topar alınmış karakola. Karıştığı hadise var mıdır, yoksa kulp mu takılır bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki isnat edilen suçları kabul etmeyecektir asla. 3 Haziran 1983 günü radyo ve televizyonda idam edildiğine dair haberler yayınlandığında, emniyete götürülmüş sıkıştırılmaktadır hâlâ... Kalem kıranların vicdanları da rahat değildir anlaşılan. İşkence iki gün sürecek ve bir şey alamayacaktırlar ondan. Ne belge, bilgi, ne itiraf, ne imza…
Lakin koskoca konsey başkanı “asılsın” buyurmuştur, dönecek değillerdir ya!
MÜSAİT MİSİNİZ HOCAM?
5 Haziran akşamı iki sivil memur Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca’ya gelirler, “bi’ nikâhımız vardı hocam!”
-Buyurun gidelim tamam.
Araba Buca Cezaevinin önünde durur. Hâkimler, hekimler, cankurtaranlar… Anlar ki yine darağacı kuruldu avluya…
Abdullah Hoca daha evvel solcu gençlerin infazına getirilmiş ancak onlar “biz Allah’a, kitaba inanmıyoruz” deyip dinî telkini reddedince bükmüş boynunu çekilmiştir kenara.
Elbette endişelidir, terslenmekten çekinir ne de olsa.
Derken kapı açılır, elleri arkadan kelepçeli iki mahpus (Selçuk Duracık ve Halil Esendağ) içeri alınırlar. Gençler “Selamün Aleyküm” derler sıcak, mülayim bir ses tonuyla.
Üzerlerinde kefene benzer libaslar, başlarında akça pakça namaz takkeleri ve ayaklarında bu gün için saklandığı belli çoraplar vardır... Kar beyaz ama!
Sanki eski bir dost gibidirler, bir yerlerden aşina. Odadakilerle bakışır gülümserler. Ne bir tavır, ne bi’ eda.
Tabip sorar “Herhangi bir şikâyetiniz?”
“Yok, elhamdülilah” derler “taş gibiyiz evvelallah”.
-Son arzunuz?
-Mümkünse cenazelerimiz ailemize verilsin, o kadar.
Hocaefendi “Kardeşlerim” der, “Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm ise ahiret hayatına açılan kapı. Ne mutlu bu yola Allah teâlâya iman ederek çıkanlara…”
Gençler ikişer rekât namaz kılar, son dualarını yaparlar. Nur alâ nur, bir sükûnet oturur simalarına.
BOYNUNDA YAFTA
Ortalık nasıl sessiz, ökçeler çınlar avluda. Projektörler yanınca sehpa daha bir büyür sanki, kara kara gölgeler yollar sağa sola. Yağlı urgan tehditkârdır, hafif hafif salınmakta…
Ürpertici bir manzara… Hoca efendi: “Yaşım altmışı geçmiş” de, “alacağımı almışım dünyadan. Buna rağmen ürkmedim desem yalan olur. Elim ayağım titredi heyecandan.”
İnfaza Selçuk’tan başlarlar. Yafta asılır boynuna, delikanlı dimdik yürür sehpaya.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk.
Tebessümle başını sallar “biliyorum hocam, inşallah!”
Tekbir getirir, tevhid söyler, zikri hiç kesmez son ana kadar. Boynuna urganı geçirirken cellatına bir şeyler fısıldar. Adamın yüzü değişir, allak pullak olur âdeta.
Cellat sandalyeyi çeker, o malum çatırtı. Bedeni döner döner ve yüzü kıbleye gelince durur hizada. Hekim tamam deyince alır, masaya yatırırlar, manalı bir tebessüm, sanki başka âlemlere bakmakta.
HÜSN-İ HATİME
Halil “darağacında slogan atacak mısın” diye soran arkadaşlarına “hayır” demiştir, “asla!” Son cümlesinin kelime-i şehadet olmasını ister zira. Yürekli bir çocuktur, intihar olmasın diye tabureyi tekmelemeyecektir, ölümden korktuğundan değil yoksa.
O da arkadaşı gibi eğilip bir şeyler söyler celladının kulağına.
Bedeni aynen Selçuk gibi döner, yüzü kıbleye gelince, son nefesini verir uzunca bir solukla. Boğazından urganı çıkarıp masaya yatırırlar. Gözleri yarı açıktır, belli ki güzel şeyler seyretmektedir o anda.
Abdullah Hoca göz kapaklarını çeker, çenesini bağlar. Yasin-i şerif tilavetine başlar. Mesleği icabı çok ölü görmüştür ama bunlar başka... Salih bir müminin uyku hâli vardır simalarında.
Cellat duvarın dibine çökmüş, elleri şakaklarında. Hoca efendi çıkarken yaklaşıp sorar “sahi ne söylediler sana?”
-Belki inanmayacaksın ama hakkını helal et dediler hocam. Bize genelde küfredilir oysa…
MÛTÛ KABLE ENTE MÛT!
Halil ölmeden ölen bir gençtir. Allah’tan (celle celalüh) ne gelirse başı üstüne. Kahrın da hoş der, lütfun da…
Devletin vereceği idam gömleğini istemeyecek kadar hassastır, idam hâli bu, ola ki yırtılır, kirlenir zeval gelmesindir milletin malına. Kendine o güne has bir libas yaptırmak ister, bezi helal parayla alınsındır ama…
Koğuşta 23 ülkücü vardır, bakın şu işe ki alayından çıkan para bir bez alamaz. O günlerde içlerinden birine beyaz bir nevresim gelmiştir, terzi ustaca keser biçer, cübbe kefen arası bir şey çıkarır onlara.
Tamam olmuştur işte. Eğer namazlarını bununla kılar, zikre bununla otururlar ve gözyaşlarıyla yuğup yuğup yıkarlarsa…
Halil’in bir niyazı daha vardır Cenâb-ı Hakk’tan. Ah ruhunu, yağmurun hafif hafif çiselediği bir seher vakti teslim edecek olsa.
Arzu işte… Nelere kadir değildir ki yüce Mevla!
BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN AMA!
Buca Cezaevinde o gün alışılmadık bir hava vardır. Gazeteler bırakılmamış, mazgal açılmamıştır. Bu “infaz var” demektir temayüllere bakılırsa. Yine kimi sallandıracaklardır acaba? Terzi geçerken fısıldar, “Halil ile Selçuk’u asacaklar haberiniz ola!”
Koğuş buz keser âdeta. Ne yapabilirsin ki? Derhâl abdestler alınır, seccadeler yayılır, okumasına bilen Mushaf-ı şerifini açar, bilmeyenler tespihlerine sarılırlar.
Duvar, duvar, katil duvar.
Dua ile ulaşabilirler anca…
Gece yarısına kadar iki hatim indirir, sık sık parmaklıklara çıkar Salat-ü selam yollarlar Server-i Kâinat’a… Bu yanık seda arkadaşlarının hücrelerine de ulaşıyordur mutlaka... Şafak sökerken serinlik çöker, inceden yağmur atar. Hani toprak kokusunu yükseltecek kadar.
Tuhaf! Şu kavruk İzmir haziranında!
Koğuştakiler ağlamaklıdır. “Halil’in duası kabul oldu arkadaşlar!”
Ölüme özenilir mi?
Nasıl özenilmez, birazdan can vereceğini biliyorsun ve sana tövbe, helalleşme, kelime-i şehadet imkânı tanınıyor.
ARDIMDAN AĞLAMAYIN!
Ertesi sabah gardiyanlar koğuşun gediklilerini çağırırlar. “Gelin, müdür beyin verecekleri var.” Halil’in emanetleridir bunlar… Yatak döşek, üst baş, cüz, takke, misvak ve dinî kitaplar…
Notlar arasında kıldığı kaza namazlarının listesi vardır. Ölümle ilgili ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri toplamıştır bir kâğıda. Ve bir mektup. Annesine babasına hitaben yazılmış. Besmele ile başlar, Resul-i Ekrem’e salat ve selamlarla devam eder. Ebeveynine “sabredin” der, “arkasından yakınmak mevtayı bizar eder zira!”
Ve küçük küçük paketler… Üşenmemiş tek tek etiketlemiştir. Ancak gazeteye sarılı bir bez dikkatlerini çeker. Üzerinde ne yazı, ne işaret. Ya çoraptır, ya fanila. Ne olabilir ki başka?
Tereddütle açarlar. Aaa o da ne? Yeşil bir tülbent! Etrafında zarif bir oya…
İhtimal; iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde hanımın danesi dert ortağı olmuştur ona.
Boğazlarda düğümler, yutkunan yutkunana...
İşe yarayan eşyaları mahpuslara dağıtır, hatıraları ailesine yollarlar. Halil’in babası dindar bir insandır. Olanları tevekkülle karşılar. Annesi de öyledir zahir, lakin bir soru gezinmektedir kadıncağızın kafasında. Tamam, oğlu tekbirlerle, tehlillerle vefat etmiştir ama… Şehadet makamına ulaşmış mıdır acaba?
Mürüvvet Hanım o gece rüyasında cennet bahçelerinde dolanmaktadır. Sahabeler toplanmış, sanki birini bekliyorlar. Merakla sorar: Hayırdır, neler oluyor burada?
Bilmiyor musun, şehit Halil’in düğünü var. Resulullah Efendimiz teşrif buyuracak nikâhını! Süphanallah!
Bozkurt mahir
9 gün önce
BABALIK BÖYLE BİRŞEY..!

Delikanlı 16 yaşında iken babası ile tartışmış ve evi terk etmişti. Buna çok öfkelenen baba, evde onun adı bile anılmayacak diye yasak koymuştu. Anne her gece evi terk eden oğlunun yatağına oturup yastığını koklayarak uyuyordu.
“Oğlumu özledim, ne olur gidip arayalım, bulup getirelim” dese de, baba geri adım atmıyordu.
Aradan iki yıl geçmişti.
Oğlunun doğum günü o yıl Babalar günü ile aynı güne denk gelmişti.
Annenin ağlamaklı halini görünce dayanamadı baba “Şu adrese git, oğlunu gör” dedi.
Ve ekledi, “Adresi benim verdiğimi söyleme ama” Birkaç şey daha söyledi ama anne duymuyordu bile, aklında bir tek adres kalmıştı. Anne sevinçten uçuyordu.
Hemen hazırlandı yola koyuldu.
Büyük bir şehrin karşı yakasındaydı babanın verdiği adres.
Gittiği adres bir tamirhaneydi.
Oğlunu tulum içinde gördü.
Bir süre ıslak gözlerle dükkanın karşısından izledi ve oğluna doğru yaklaşmaya başladı.
İki yıl boyunca kendisini arayıp sormayan ailesini unutan delikanlı aniden annesini karşısında görünce önce şaşırdı, sonra koşup sarıldı annesine.
Babası hariç herkesi soruyordu, “o nasıl, bu nasıl,” diyerek.
Ve sonunda “O adam nasıl, hala aksi ve anlayışsız mı?” diye sordu annesine.
Anne cevapsız bıraktı bu soruyu.
“Hadi oğlum gel eve gidelim” dedi.
“Hayır anne, ben böyle iyiyim. O adamla tekrar aynı evde yaşayamam” dedi ve dükkana doğru yürümeye başladı.
Arkasından bir süre bakakalan anne hazırladığı pastayı oğluna vermek için seslendi.
Delikanlı pastayı alırken annesine “Anne ne olur ısrar etme, gelmeyeceğim. Bir gün bile merak edip arayıp sormayan bir adamla aynı evde yaşayamam ben” dedi.
Anne boynu bükük halde oğlunun yanından ayrılmaya hazırlanırken
“Peki oğlum sen bilirsin. Anlaşılan çok kararlısın, gelmeyeceksin. Ama baban dedi ki; son bir aydır arkadaşlık ettiği çocuktan uzak dursun, o çocuk sana zarar verecektir.
Önceki arkadaşıyla barışsın”. Bu kez çocuk donakalmıştı.
Annesi eve dönmüştü. Babaya sitem etti, “Madem biliyordun nerde olduğunu neden benden sakladın?
O yüzden rahattın demek? ”
Hep ters, aksi görünen baba yutkundu ve gözlerinden iki damla yaş akıverdi.
“O benim canımdır ya, canım” dedi.
“Ne zamandan beridir biliyordun? ” diye sordu anne.
“Gittiği günden beridir biliyorum. Bazen öğlen molalarında ne yiyip ne içiyor diye gider uzaktan izlerdim, Bazen akşamları geç gelirdim ya hani, sen beni kahveden sanırdın, işte o zamanlarda da ne yapıyor kimlerle takılıyor diye takip ederdim.”
Karı koca bir birlerine sarılıp ağlarken kapı çalmıştı.
Elleriyle gözlerini silerek kapıyı açmaya gitti anne.
Annesinin kendisine yaptığı pastadan daha büyük bir pasta ve hediye paketi ile içeri girdi delikanlı.
Koşarak babasına sarıldı. “Babalar günün kutlu olsun babaaaa”
Delikanlı anlamıştı. Kendisine hiç bakmadığını düşündüğü babasının, aslında gözünü hiç üzerinden ayırmadığını….!!!
Babalar kızar bağırır ama hep evlatların iyiliği içindir ; evlatlar çocukken bunu anlayamaz.
Fakat bir gün onlar da Anne Baba olunca anlarlar Babanın kıymetini..!
arna
Bozkurt mahir
9 gün önce
Üzerinde Osmanlıca BOZKURT yazan savaş propaganda kartı. Kurtuluş Savaşı dönemi.
Sağ elinde meşale tutan ve Aşina yı anımsatan bir kadın. Göktürk mitlerinde kendi halkını donmaktan kurtaran ve ateş yakan adı Türk olan atayı da andırır. Sol eline yeniden doğuşu simgeleyen Yaşam Ağacı almış. Ayağının dibinde bir Bozkurt. Nuray Bilgili
Bozkurt mahir
9 gün önce
İyi pazarlar sizlerle paylaşmak istedim YİRMİ BEŞ KURUŞUN AĞLATAN HİKAYESİ

Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalıktaki
9. Tümene bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Somaya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağa sevk edildi.
23. Alayın Burhaniyede bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi.
Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi.
Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havrana gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca.

Muhtar burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizin taburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçektende belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı.
Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremitin çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havrana sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı.
Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti.

Bölük kumandanı şöyle anlatıyor
Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlarda sönünce bende gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına
Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun diye sordum.
Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…
Kim senin evlâtların
Dün bana muhtar, askerler gelecek, sanada misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..

Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış.
O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, bunada Başakçılık deniyordu.

Bu nenede böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım…

Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.
Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstünede biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…
Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı.
İçinden tek bir 25 kuruş çıktı. Bana uzattı.
Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olurmu
Şaşırdım..
Biliyordumki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..
“Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..
Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkalede, şehit oldu

Mübarek ruhları şâd olsun
Mekânları Cennet Olsun
Bozkurt mahir
9 gün önce
Bazı müminler cennete hasret yaşar. Bazı müminler de vardır ki cennet onları hasretle bekler. Cennetin hasrete beklediği müminlerden olmak duasıyla, kadir gecemizi ve af ettiği kullardan eylesin amin.
Bozkurt mahir
9 gün önce
AH VELİ CAN CANIMIZDA CAN ALDINDA GİTTİN CAN GARDAŞIMIZ VELİ CAN. ALLAH'IM GANİ GANİ RAHMET EYLESİN İNŞALLAH RUHUN ŞAD OLSUN BOZKURT YÜREK ÜLKÜ DEVİ VELİ CAN ODUNCU.
Bozkurt mahir
11 gün önce
MERCİMEK ÇORBASI

Öğretmen olmayan biri, sınıfta olmanın mutluluğunu bilemez. Sınıfta mavi, yeşil, kahverengi, siyah her renkte gözler üzerinizdedir. O gözler ki, masum, sevecen, çocuksu… Kabul, biraz da yaramazca bakar.
Sınıftayım. Konu kuvvetler, süre kırk dakika, amaç ise; Doğrultuları ve yönleri aynı olan kuvvetlerin, bileşke kuvvetlerinin değeri, doğrultusu ve yönünün kavranması. Plan defterime her şeyi yazmıştım.
Evde konu ile ilgili hazırlığımı yapmıştım.
Konuyu anlattım. Öğrencilerimin dikkati dağılmasın diye, elimden geleni yaptım. Arka sırada oturan zayıf, ufak tefek öğrencim Hasan’ın birkaç kez parmak kaldırdığını gördüğümde, elimle parmağını indirmesini işaret ettim.
Hasan çalışkan bir öğrenci değildi. İlk iki yazılısı benim puan desteğimle ancak geçer bir not olmuştu. Hasan’ın parmak kaldırışlarını, konuyu anladığına yordum. Genelde çalışkan olmayan öğrenciler, bir konuyu anladığında sevinir, bunu öğretmene söylemek ister.
Hasan konuyu anladığına göre, diğer öğrencilerimin de anlamış olacağı sonucuna varmıştım. Çok mutluydum.
Teneffüs zili çaldı. Çantamı, plan defterimi aldım. Sınıftan çıkmak üzereyken Hasan yanıma geldi. “Öğretmenim” dedi “Bugün annem mercimek çorbası yapacak.”
“Hasan mercimek çorbasını çok mu seviyorsun?” diye sordum.
Başını olumlu anlamda salladı. “Öğretmenim on beş gündür bulgur pilavı yiyoruz. Dün bir komşumuz mercimek getirdi. Annem bu akşam pilavın yanına çorbamızın da olacağını söyledi.”
Ramazandı. Hasan oruçtu. On beş gün bulgur pilavı ile iftar yapmıştı. O akşam mercimek çorbası yiyecekti.
Ve ben… İyi öğretmen olmayı, konuyu iyi anlatmak sanıyordum. Bu nasıl büyük bir yanılgıydı. Öğrencisini tanımayan öğretmen, bırakın iyi öğretmen olmayı, öğretmen olabilir miydi?
Hasan, bana öğretmen olmanın ne demek olduğunu öğrettiğinin, farkında bile olmadan, kocaman kara gözleriyle baktı “Öğretmenim bugün iftara bize gelin” dedi.
Hasan’ın yalnız gözleri kocaman değildi. Onun yüreği de kocamandı. O, on beş gün sonra içebileceği çorbayı paylaşmayı bilecek kadar insandı. Bana insan olmanın ön koşulunun paylaşmak olduğunu öğretiyordu. Öğrettiğini bilmeden…
Gözlerime akın eden gözyaşlarını savuşturmam gerekiyordu. Ama nasıl?
Benim Hasan’ın gözlerini, o gözlerden yüreğini görmem gerekiyordu. Gözler yalan söylemeyi bilmez, gözler yürekte ne varsa onu yansıtır. En azından bunu biliyordum.
Eğilip, Hasan’ın alnından öptüm. “Söz, bu akşam değil ama bir akşam iftara size geleceğim. Annenin yaptığı o güzel mercimek çorbasından içeceğim. Bunun için bana ev adresini vermelisin” dedim.
Hasan adeta uçarak yanımdan ayrıldı. Teneffüs bitmeden, ev adresinin yazılı olduğu kâğıdı getirdi.
O gün eve geldiğimde, yüreğimin ağırlığını bedenim taşıyamaz olmuştu. O ağırlıktan kurtulmalıydım. Plan defterimi çıkardım. O günün planının olduğu sayfayı açtım. Amaç, bölümünü defalarca okudum. Amaç eksikti, anlamsızdı. Elime kırmızı kalemi aldım. AMAÇ: Hasanları, Fatmaları tanımaktır. Amaç öğrenciyi tanımaktır, diye defalarca yazdım. Amacımın beynime, yüreğime yazmak, kaydetmek olduğunu biliyordum. Gün gelir, asıl amacımdan uzaklaşırsam kurumalıydı yüreğim…
İftar saati gelmişti. Yemek masası hazırdı. Çorba, etli yemek, zeytinyağlılar, börek, tatlı… Çay demlenmişti.
Ne büyük gaflet! Öğretmenliği konuyu anlatmak sanan ben, orucu da, akşama kadar aç, susuz kalmak sanıyordum.
Ezanla birlikte bir yudum su içtim. Ardından kaşığımı çorba kâsesine daldırdım. Bir kaşık çorba içtim. Çorba, tatsız, tuzsuzdu. Canım mercimek çorbası istiyordu. Canım, Hasan’ın o çorbayı içerken duyacağı mutluluktan istiyordu.
Ben daha niye, masada oturmuş, tatsız, tuzsuz yemeklere bakıyordum ki! Hasan’ın ev adresi vardı.
Yemekleri tenceresiyle poşete yerleştirdim. Bir taksi çağırdım. Taksi şoförüne adresi verdim ama önce bir markete uğrayalım, dedim.
Hasan’ın evindeydim. Hasan’ın davetlisiyim, O yer sofrasında benim gibi en az on kişiyi ağırlayabilirler. Mercimek çorbası çok lezzetli, tarifini almalıydım. Çorbanın lezzeti yapılışından mı, yoksa yüreklerinin cömertliğinden mi? Bilmiyordum. Yalan söylüyorum, biliyordum…
Kuvvetlerin doğrultu ve yönlerinin ne olacağını öğrenmeden önce, insanın doğrultusunu, insanlığın gittiği yönü, insanlığa çevirmemiz gerekiyordu. Öğrendim.
GÜN SEMRAY
“Çarpık Gülüşlü Kız” öykü kitabımdan “Mercimek Çorbası” isimli öykümden bir bölüm.
Bozkurt mahir
11 gün önce
. 15 Yıldır Feysbuk'ta yazıyorum. Bu zaman diliminde en çok ilgi göreni aşağıdaki yazım oldu. Sayfamdan paylaşanlar, kopyalayıp sayfasında paylaşanların sayısı 10.000'nin üstünde. Basit bir hesapla bu yazı en az 30-35 Milyon kişiye ulaştı. Tabii bu arada yazıdan ismimi silip kendi adını koyan uyanıklar da oldu çokça. O aşırmalar bile 2000 kadar paylaşım almış.
Ne Mutlu Türküm Diyene!..
*************
TÜRKLÜK TÜRKÇE İLE YAŞAR
Mihail ÇAKIR (1861-1938)
Gökoğuz Türklerinin soy bilinci için ömrünü adamış bir Türk milliyetçisi; eğitimci, yazar, kültür adamı, şair, tarihçi…
Şimdi sıkı durun!..
O bir Hristiyan ve üstelik papaz. Gagauzların Tarihi ile ilgili 34 kitabın kitabın yazarı.
Gökoğuzların Türkçeyi kaybettiğinde Türklüğünü kaybedeceğinin bilincindeydi. Bunun için köy köy gezerek çocuklara, gençlere Türkçeyi öğretti. Bu çalışmaları 40 yıl aralıksız sürdü. Her köye yetişemeyeceğini anlayınca 1931’de Bükreş Büyükelçimiz Hamdullah Suphi Tanrıöver’den yardım istedi. Mihail Çakır’ın bu yardım isteği Atatürk tarafından karşılıksız bırakılmadı. Bölgeye Türkçe öğretimi için hemen 30 öğretmen gönderildi, 300 Gökoğuz genci üniversite öğretimi için Türkiye’ye getirildi. Mihail Çakır'a "Türklüğe Üstün Hizmet Nişanı" gönderildi.
Gagauzya’da can çekişen Türklüğü Mihail Çakır Türkçe ile ayağa kaldırdı.
60'lı ve 70'li yılların milliyetçi dilcileri Arapça ve Farsça sözcükleri "bizimdir" diye savunurken Oktay Sinanoğlu Amerika'dan sesini yükseltti:
"Türkçe giderse Türkiye gider!.."
Türkçe vatandır, Türkçe bayraktır, Türkçe Türklüğün can suyudur.
Alper Aksoy
Bozkurt mahir
11 gün önce
YÜK VE YOL...
Eski zamanlardı. Yolların düzgün olmadığı zamanlar... Fakirdi çoğunluk, bu nedenle taşınacak yüklere talip olacak hamallar bulmak zor olmuyordu... Hamal isen iki şey önemli oluyor senin için: Yük ve yol... Ancak sırtına aldığın yükle bu mesafeyi aşabilirsen, ücret mevzu bahis oluyor. Aksi olursa, cereme çekiyorsun! Bunu düşünüyordum, yanımdaki hamalla yola çıkarken, ihtiyardı. Kendinden büyük bir yük almıştı. Benim sırtımda ise birkaç bavul vardı sadece, onunkinin çeyreği... Diyordum ki içimden: "Çok gitmeden kıvrılırsa titreyen bacakları, yüklenirim sırtındaki yükün yarısını!"
Nitekim çok geçmeden dedi ki: "Mola vakti. Gel biraz dinlenelim!.. "Ne molası, dedim ona hayretle. Ben daha terlemedim!. . "Sözüme aldırmadı. Durdu. Çöktü. Salarken yükünün ipini: "Sen de dinlen hadi" dedi. Benim canım sıkılmıştı bu işe. Genç olduğumu, ondan kuvvetli olduğumu, bunun gibi bir bunakla yola çıkmamın ne büyük hata olduğunu düşünüyordum. O ihtiyar, bir bacağını azıcık uzatmış halde sessizce dinleniyorken, ben huzursuz bir şekilde ayakta dolanıyordum. Bir saat kadar sonra yine durdu, oturdu, dinlendi. Ben kızgınlıkla dolandım etrafında...
"Yükünü indirip sen de dinlen", demesine aldırmadım, ona daha çok kızdım... Sonra yine durdu. Bana da "dinlenmemi" söyledi yine ama dinlenmedim. Yarım saat sonra "dinlenelim mi" diye sordu, aksi aksi başımı salladım...
Kaçıncı molasıydı hatırlamıyorum, birden bire dizlerimin bağı çözüldü. Kafamın içinde uçuşan karasinekler sustu, çöküp kaldım. Kayış kolumdan çıktı, sırtımdaki bavullar kaydı. Ne kadar zaman geçtiğini fark etmedim. Uyumuştum da uyandım mı, yoksa bayılmıştım da ayıldım mı anlamadım... Baktım kendi kocaman yükünün üzerine benim bavullarımı da bağlamıştı. Küçük tasına birazcık su koyup dudağıma dayadı, içtim. Sonra koluma girerek; "Hadi kalk, dedi. Bana yaslan. Ağır ağır gider ve bir süre sonra gene dinleniriz." Dediğini yaptım. Omzundan güç aldım, ama asıl anlattıkları iyi geldi bana.
"Ben yılların hamalıyım, dedi. Nice pehlivan yapılı adamlar gördüm. Çoğu, dinlenmek istemediklerinden yükleriyle birlikte kendilerini de toprağa serdi sonunda... Yolda gördüğümüz saçılmış kuru kemiklerin çoğu, anlattığım bu insanlara ait...
Halbuki bir yükü "taşımak" bizim işimiz, "altında ezilmek" değil!.. Unutma ki bir yük taşıdıkça ağırlaşır. Dinlenerek sen yükünü hafifletiyorsun! Belki günün birinde hamallığın şekli değişir. Belki o günleri ben göremem…
Lakin sen kavuşursan o zamanlara, aman ha, kafanın içinde de sakın yük taşıma... Akşamları bırak ve hafifle... Sabah dinlenmiş olarak yeniden tekrar taşırsın yükünü. Bizim işimiz, bugünü yarına taşımak, bugünün altında yok olmak değil. Çünkü yarınlarda bizi bekleyenler var, taşıdıklarımızı bekleyenler var...
Gerçek şu ki, hepimiz şu kısacık hayatın hırsla koşuşturan, bilinçsiz hamallarıyız. Herkesin yükü ağırdır kendince. Bari akşamları yüklerinizi indirin omuzlarınızdan. Hafifleyerek gidin evinize. Gülümseyerek girin kapıdan içeri. Sabaha, elbette daha kolay bulacaksınız ayağa kalkıp yükünüzü sırtlanacak o gücü!
Yüklerimizi en doğru ve bilinçli şekilde taşımak ve hayatın güçlükleri altında ezilmemek dileğiyle…
Bozkurt mahir
11 gün önce
Bozkurt mahir
12 gün önce
MUHSİN BAŞKAN VE ALEVİ BİR AMCA: İnsanlık Mezhep Sormaz/ Musa Avcı

KOÇUM NEREDE?
Yıldızeli’ne seçim çalışmaları için erkenden vardım. Gün henüz tam aydınlanmamış, meydanı saran serinlik taşlara sinmişti. İlçe meydanında arkadaşlarla konuşurken aramızdan sıyrılıp geçen yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Yamalarla örülü eski bir ceket, ağır adımlar… Sırtında, tek başına bile kutsal bir yük gibi taşıdığı bir koç vardı. Ama gözleri, daha ağır bir şey taşıyordu.

Meydanın içinde dönüp duruyor, kısık ama titrek bir sesle soruyordu:

“Koçum nerede, koçum nerede?”

Yanımdaki Yıldızelili arkadaşlara döndüm:

“Kim bu amca?”

“Alevi köylerinden bir kardeşimiz.”dediler.

Adamın gözlerindeki hikâye içime işledi. Ömrü boyunca içinde sakladığı, belki de ilk kez dışarı taşan bir cümle gibi duruyordu bakışlarında… Yanına yaklaştım.

“Amca, hangi koçu arıyorsun? Sırtındaki mi?”

Adam başını yavaşça iki yana salladı. Gözleri uzaklara, yılların ötesine daldı. Sesi, içindeki binlerce kelimenin arasından seçilip gelmiş gibiydi:

“Hayır, hayır… Benim koçum Muhsin Başkan’dır.”

Omzundaki koçu yavaşça yere bıraktı. Bir süre sustu. Sonra derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.

“BABA NE OLUR BENİ BIRAKMA…”

Kızım hastaydı… Sivas’taki doktorlar, "Ankara’ya götürmen lazım, burada elimizden bir şey gelmez." dediler.

Cebimde beş kuruş yoktu. Ama babaydım. Yolda kalamam, vazgeçemem. Kızımı aldım, Ankara yollarına düştüm. Günlerdir içimde büyüyen korkuyla hastanenin kapısından içeri girdim.

Beni kimse görmedi. Daha doğrusu görmek istemedi. Hastane koridorunda, kızım elimde, oradan oraya savruldum. Her kapı bir duvar, her duvar bir sessizlikti. Sonunda dizlerim çözüldü, bir köşeye oturduk. Çaresizlik, insanın en büyük acısıdır.

Bir şeyler yapmak zorundaydım. Meclis'e gitmek en doğrusu olurdu. Neden sonra kalktım. Kızım, solgun gözleriyle bana baktı. Hiçbir şey söylemedi ama gözleri, "Baba, ne olur bırakma beni…" diyordu sanki...

Elini tuttum. İçimdeki yangını ona hissettirmemek için derin bir nefes aldım.

"Beni burada bekle kızım. Bir çare bulacağım." dedim ve çıktım.

"BENİM YÜZÜME BİLE BAKMADILAR"

Meclis’e gittim. Oy verdiğim partinin milletvekillerine ulaşmak istedim. Tek tek kapılarını çaldım ama bırak derdimi dinlemeyi, yüzüme bile bakmadılar.

Kızım hastanede… Ben Meclis’te kapıların yüzüme kapanışını izliyorum… O an içimde bir şeyler koptu.

Dışarı çıktım. Meclis’in soğuk koridorlarında bir yere çöktüm. İnsan, en çok o zaman anlıyor kimsesizliğini.

Kendi dünyamda cedelleşirken bir görevli yaklaştı. Eğildi,

“Amca, iyi misin?”

İyi olmadığımı ikimiz de biliyorduk ama yine de sordu. Beni dinledi. Sonra hafifçe başını kaldırıp başka bir dünyanın kapısını aralar gibi sordu:

“Sen niye Muhsin Yazıcıoğlu’na gitmiyorsun?”

İçimde bir öfke kıpırdandı.

“İyi de ben ona oy vermedim ki!” dedim. “Hem bizim partinin tam zıddı biri.”

Görevli omzuma dokundu.

“O, kimseye oyunu sormaz. O, başka bir adamdır. Bir dene. Kaybedecek bir şeyin yok ya.”

"OTUR ANLAT HELE”

Kapıyı tedirginlikle çaldım. İçeri girdim.

“Muhsin Başkan, ben Sivaslıyım. Sana oy vermedim. Aleviyim. Ama bir derdim var.” dedim.

Başkan gözlerimin içine baktı. Sonra masasının önündeki koltuklardan birini işaret etti.

“Hemşehrim.” dedi. “Ben sana nerelisin, kime oy verdin, hangi mezheptensin diye sordum mu? Bir derdin var ki buradasın. Otur, anlat hele.”

Oturduğumda dizlerimin titrediğini hissettim. Ama içimde ilk kez bir şeyler yerine oturuyordu. İçimden ılık ılık bir şeyler aktı.

Bir çay söyledi. Önündeki bisküvileri önüme koydu.

Sonra dinledi. Tek kelime etmeden, başını bile çevirmeden dinledi ve not aldı küçük bir kâğıda.

Ve aniden ayağa kalktı, dışarı çıktı. Birkaç dakika geçmedi ki geri döndü.

“Hadi.” dedi. “Gidiyoruz.”

Önce lokantaya götürdü, karnımı doyurdu. Sonra arabasına bindirdi. Hastaneye vardık. O da ne! Az önce yüzüme bile bakmayan doktorlar şimdi kızımın başında telaşla koşuşturuyordu.

Muhsin Başkan, sert ama babacan bir sesle konuştu:

“Hocam, bu kız benim hastam.”

“Siz hiç merak etmeyin, Başkanım.” dedi içlerinden biri.

Gençler geldi sonra… Ellerinde torbalar: pijama, terlik, peçete…

Başkan bana baktı ve gülümsedi.

“Bu gençler hastanede kaldığınız sürece burada olacaklar. Kan olur, başka bir şeye ihtiyacınız olur, onlara söylersin. Hastaneden çıkınca da yine bana gel, tamam mı?”

Kucaklaştık. O gitti. Neden sonra elim cebime gidince anladım ki, sarılırken cebime hatırı sayılır bir para koymuş.

“BEN SEVGİMİ GİZLEYEMEM”

Aradan zaman geçti. Kızım iyileşti.

Gençler bizi Meclis’e götürdü. Başkan yine gülümsedi. Kırk yıllık dostmuşçasına hem benimle hem kızımla konuştu.

“Hadi.” dedi, “Bu sefer kızımızla da yemek yiyelim.”

Yedik, konuştuk. O, benim mezhebimi hiç dert etmedi. Kızımla şakalaştı, güldü.

Sonra kalktı, bizi AŞTİ’ye götürdü. Biletlerimizi bile önceden aldırmış meğer. Otobüse binmeden önce bana sarıldı.

“Unutma." dedi. “Bir derdin olursa yine gel.”

İşte şimdi buradayım. Bu koçu da koçum için getirdim. Ona sevgimi gizleyecek değilim ya! Ne yapsam, ne getirsem az gelir. Benim koçum oydu, anladınız mı? Ona bir koç değil, bin koç feda olsun!

"NE GÜZEL BİR MİRAS BIRAKTIN, BAŞKAN…"

O an bir koç getiren Alevi amcaya baktım, bir de gökyüzüne… İçimden geçen tek cümle şu oldu:

“Ne güzel bir miras bıraktın, Başkan…”

Ve tam o anda uzaktan bir araba göründü. Ayağa kalktık. Arabaya baktım. İçinde, Muhsin Başkan vardı…

(Not: Hatırasını bizlerle paylaşan değerli büyüğüm Aytekin Kulmaç a sonsuz teşekkürler.)

#sivas #yıldızeli #meclis #alevi
#muhsinbaşkan