2 gün önce
Tarihte kurulan uzun yıllar bağımsız kalabilen Türk Devletleri :
1. Osmanlı Türk Cihan Devleti ; 1299-1922 arası 622 yıl
2. Bugünkü Doğu Türkistan'ın Turfan-Kumul bölgesinde kurulan İDİKUT Uygur devleti 744- 1335 arası 591 yıl.
1. Osmanlı Türk Cihan Devleti ; 1299-1922 arası 622 yıl
2. Bugünkü Doğu Türkistan'ın Turfan-Kumul bölgesinde kurulan İDİKUT Uygur devleti 744- 1335 arası 591 yıl.
3 gün önce
Ben Türkistan'ım,Doğu Türkistan'ım...
Yarım kalmış sevdaların hikayesiyim...
Boş evlerin...
Sönmüş ocakların...
Tütmeyen bacaların...
Yetimlerin öksüzlerin...
Tutsak balaların vatanıyım...
Dört bir yana savrulmuş çaresizlerin memleketiyim ben...
Ben işgal edilmiş Türk yurduyum...
Şirbaki'nin donarak can verdiği...
Zulmün kol gezdiği...
Dünyanın hor gördüğü...
Ölümün kurtuluş sayıldığı...
Kimsesiz Türk islam toprağıyım...
BEN DOĞU TÜRKİSTAN'IM...
BENİ UNUTMAYIN!!!
Yarım kalmış sevdaların hikayesiyim...
Boş evlerin...
Sönmüş ocakların...
Tütmeyen bacaların...
Yetimlerin öksüzlerin...
Tutsak balaların vatanıyım...
Dört bir yana savrulmuş çaresizlerin memleketiyim ben...
Ben işgal edilmiş Türk yurduyum...
Şirbaki'nin donarak can verdiği...
Zulmün kol gezdiği...
Dünyanın hor gördüğü...
Ölümün kurtuluş sayıldığı...
Kimsesiz Türk islam toprağıyım...
BEN DOĞU TÜRKİSTAN'IM...
BENİ UNUTMAYIN!!!
7 gün önce
Yer ADIYAMAN.
Ülkücü hareketin yuvası eğitim ve tedrisat alanı olan ocağı işgal eden bir akp milletvekili.
Türk düşmanlığını her alanda bağıran aslında türk olamayan biri.
(Partisinin liderinin gözünde)
Biz ülkücüleri her alanda aşağılayıp.
Fatiha bilmez.
Kafatascı.
Irkçı.
Kan emici.
Eşrefi mahluk.
Morg bekçisi.
Diyerek aşağılayıcı konuştuğu.
Ülkücülerin yine kürsüde bulunan Bozkurt resmi önünde.
Akp li trolorlere seminer verdiği ve bu seminerden hiç verim alamadığı ortaya çıktı.
Vah Metiner efendi vah.
Düştüğünüz duruma bakınız ki.
O aşağılayıp küçümsediğiniz ocaklara da muhtaç oldunuz.
İşgal ettiğiniz yerde, işgaliniz altındaki gençlere ne anlatıyor sunuz acaba sn Metiner?
Acziyetiniz, düştüğünüz durum.
Dedem Korkut derdi hep.
ESKİ DUTUN BİTİ,
ÖKSÜZ OĞLANIN SÖZÜ ACI OLUR.
Öksüz bırakılan onlarca ocak mensubu gardaşım ve ailelerin ayrı ayrı ellerinden öpüyorum.
Haa resimdeki sureti haktan görünen zat mı?
Üzerinde durmanıza değmez!
Zira Türklüğü kabul etmeyenlerle Türk milletinin de işi olmaz...
Ülküdaşım amann ha bunları kınamayın.
Allah büyük konuşanı iddiasından vuruyor.
İzleyin ve ibret alın.
Saygılarımla selamlıyorum 🌹
Allah'a emanet olun.
Ülkücü hareketin yuvası eğitim ve tedrisat alanı olan ocağı işgal eden bir akp milletvekili.
Türk düşmanlığını her alanda bağıran aslında türk olamayan biri.
(Partisinin liderinin gözünde)
Biz ülkücüleri her alanda aşağılayıp.
Fatiha bilmez.
Kafatascı.
Irkçı.
Kan emici.
Eşrefi mahluk.
Morg bekçisi.
Diyerek aşağılayıcı konuştuğu.
Ülkücülerin yine kürsüde bulunan Bozkurt resmi önünde.
Akp li trolorlere seminer verdiği ve bu seminerden hiç verim alamadığı ortaya çıktı.
Vah Metiner efendi vah.
Düştüğünüz duruma bakınız ki.
O aşağılayıp küçümsediğiniz ocaklara da muhtaç oldunuz.
İşgal ettiğiniz yerde, işgaliniz altındaki gençlere ne anlatıyor sunuz acaba sn Metiner?
Acziyetiniz, düştüğünüz durum.
Dedem Korkut derdi hep.
ESKİ DUTUN BİTİ,
ÖKSÜZ OĞLANIN SÖZÜ ACI OLUR.
Öksüz bırakılan onlarca ocak mensubu gardaşım ve ailelerin ayrı ayrı ellerinden öpüyorum.
Haa resimdeki sureti haktan görünen zat mı?
Üzerinde durmanıza değmez!
Zira Türklüğü kabul etmeyenlerle Türk milletinin de işi olmaz...
Ülküdaşım amann ha bunları kınamayın.
Allah büyük konuşanı iddiasından vuruyor.
İzleyin ve ibret alın.
Saygılarımla selamlıyorum 🌹
Allah'a emanet olun.
8 gün önce
TÜLÜTABAKLARI DUYDUNUZ MU?
Tülütabak, Milli Mücadele dönemi (1919-1922) Balıkesir'de ellerinde yeterli silah olmadığı için koyun ve keçi postu giyip, at kuyruğu takıp, el, kol ve yüzlerini soba isiyle siyaha boyayarak çan ve değneklerle Yunan askerlerini korkutup kaçırmak için ürkütücü bir görünüme bürünen yerel kahramanlara verilmiş bir addır.
Tülütabak, Milli Mücadele dönemi (1919-1922) Balıkesir'de ellerinde yeterli silah olmadığı için koyun ve keçi postu giyip, at kuyruğu takıp, el, kol ve yüzlerini soba isiyle siyaha boyayarak çan ve değneklerle Yunan askerlerini korkutup kaçırmak için ürkütücü bir görünüme bürünen yerel kahramanlara verilmiş bir addır.
9 gün önce
BİR İDAMLIK HALİL VARDI ASILDI
Orgeneral Kenan Evren: “Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Asmazsan bunlar virüs gibi çoğalır, işte o zaman Atatürk ilke ve inkılaplarından koparız.”
Manisa Saruhanlı’dan bir vatan evladı… Henüz 18 Yaşında. İmam Hatip son sınıfta evlenir ki üç beş günlük damattır daha. Bir bakar darbe olmuş (12 Eylül 1980) apar topar alınmış karakola. Karıştığı hadise var mıdır, yoksa kulp mu takılır bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki isnat edilen suçları kabul etmeyecektir asla. 3 Haziran 1983 günü radyo ve televizyonda idam edildiğine dair haberler yayınlandığında, emniyete götürülmüş sıkıştırılmaktadır hâlâ... Kalem kıranların vicdanları da rahat değildir anlaşılan. İşkence iki gün sürecek ve bir şey alamayacaktırlar ondan. Ne belge, bilgi, ne itiraf, ne imza…
Lakin koskoca konsey başkanı “asılsın” buyurmuştur, dönecek değillerdir ya!
MÜSAİT MİSİNİZ HOCAM?
5 Haziran akşamı iki sivil memur Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca’ya gelirler, “bi’ nikâhımız vardı hocam!”
-Buyurun gidelim tamam.
Araba Buca Cezaevinin önünde durur. Hâkimler, hekimler, cankurtaranlar… Anlar ki yine darağacı kuruldu avluya…
Abdullah Hoca daha evvel solcu gençlerin infazına getirilmiş ancak onlar “biz Allah’a, kitaba inanmıyoruz” deyip dinî telkini reddedince bükmüş boynunu çekilmiştir kenara.
Elbette endişelidir, terslenmekten çekinir ne de olsa.
Derken kapı açılır, elleri arkadan kelepçeli iki mahpus (Selçuk Duracık ve Halil Esendağ) içeri alınırlar. Gençler “Selamün Aleyküm” derler sıcak, mülayim bir ses tonuyla.
Üzerlerinde kefene benzer libaslar, başlarında akça pakça namaz takkeleri ve ayaklarında bu gün için saklandığı belli çoraplar vardır... Kar beyaz ama!
Sanki eski bir dost gibidirler, bir yerlerden aşina. Odadakilerle bakışır gülümserler. Ne bir tavır, ne bi’ eda.
Tabip sorar “Herhangi bir şikâyetiniz?”
“Yok, elhamdülilah” derler “taş gibiyiz evvelallah”.
-Son arzunuz?
-Mümkünse cenazelerimiz ailemize verilsin, o kadar.
Hocaefendi “Kardeşlerim” der, “Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm ise ahiret hayatına açılan kapı. Ne mutlu bu yola Allah teâlâya iman ederek çıkanlara…”
Gençler ikişer rekât namaz kılar, son dualarını yaparlar. Nur alâ nur, bir sükûnet oturur simalarına.
BOYNUNDA YAFTA
Ortalık nasıl sessiz, ökçeler çınlar avluda. Projektörler yanınca sehpa daha bir büyür sanki, kara kara gölgeler yollar sağa sola. Yağlı urgan tehditkârdır, hafif hafif salınmakta…
Ürpertici bir manzara… Hoca efendi: “Yaşım altmışı geçmiş” de, “alacağımı almışım dünyadan. Buna rağmen ürkmedim desem yalan olur. Elim ayağım titredi heyecandan.”
İnfaza Selçuk’tan başlarlar. Yafta asılır boynuna, delikanlı dimdik yürür sehpaya.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk.
Tebessümle başını sallar “biliyorum hocam, inşallah!”
Tekbir getirir, tevhid söyler, zikri hiç kesmez son ana kadar. Boynuna urganı geçirirken cellatına bir şeyler fısıldar. Adamın yüzü değişir, allak pullak olur âdeta.
Cellat sandalyeyi çeker, o malum çatırtı. Bedeni döner döner ve yüzü kıbleye gelince durur hizada. Hekim tamam deyince alır, masaya yatırırlar, manalı bir tebessüm, sanki başka âlemlere bakmakta.
HÜSN-İ HATİME
Halil “darağacında slogan atacak mısın” diye soran arkadaşlarına “hayır” demiştir, “asla!” Son cümlesinin kelime-i şehadet olmasını ister zira. Yürekli bir çocuktur, intihar olmasın diye tabureyi tekmelemeyecektir, ölümden korktuğundan değil yoksa.
O da arkadaşı gibi eğilip bir şeyler söyler celladının kulağına.
Bedeni aynen Selçuk gibi döner, yüzü kıbleye gelince, son nefesini verir uzunca bir solukla. Boğazından urganı çıkarıp masaya yatırırlar. Gözleri yarı açıktır, belli ki güzel şeyler seyretmektedir o anda.
Abdullah Hoca göz kapaklarını çeker, çenesini bağlar. Yasin-i şerif tilavetine başlar. Mesleği icabı çok ölü görmüştür ama bunlar başka... Salih bir müminin uyku hâli vardır simalarında.
Cellat duvarın dibine çökmüş, elleri şakaklarında. Hoca efendi çıkarken yaklaşıp sorar “sahi ne söylediler sana?”
-Belki inanmayacaksın ama hakkını helal et dediler hocam. Bize genelde küfredilir oysa…
MÛTÛ KABLE ENTE MÛT!
Halil ölmeden ölen bir gençtir. Allah’tan (celle celalüh) ne gelirse başı üstüne. Kahrın da hoş der, lütfun da…
Devletin vereceği idam gömleğini istemeyecek kadar hassastır, idam hâli bu, ola ki yırtılır, kirlenir zeval gelmesindir milletin malına. Kendine o güne has bir libas yaptırmak ister, bezi helal parayla alınsındır ama…
Koğuşta 23 ülkücü vardır, bakın şu işe ki alayından çıkan para bir bez alamaz. O günlerde içlerinden birine beyaz bir nevresim gelmiştir, terzi ustaca keser biçer, cübbe kefen arası bir şey çıkarır onlara.
Tamam olmuştur işte. Eğer namazlarını bununla kılar, zikre bununla otururlar ve gözyaşlarıyla yuğup yuğup yıkarlarsa…
Halil’in bir niyazı daha vardır Cenâb-ı Hakk’tan. Ah ruhunu, yağmurun hafif hafif çiselediği bir seher vakti teslim edecek olsa.
Arzu işte… Nelere kadir değildir ki yüce Mevla!
BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN AMA!
Buca Cezaevinde o gün alışılmadık bir hava vardır. Gazeteler bırakılmamış, mazgal açılmamıştır. Bu “infaz var” demektir temayüllere bakılırsa. Yine kimi sallandıracaklardır acaba? Terzi geçerken fısıldar, “Halil ile Selçuk’u asacaklar haberiniz ola!”
Koğuş buz keser âdeta. Ne yapabilirsin ki? Derhâl abdestler alınır, seccadeler yayılır, okumasına bilen Mushaf-ı şerifini açar, bilmeyenler tespihlerine sarılırlar.
Duvar, duvar, katil duvar.
Dua ile ulaşabilirler anca…
Gece yarısına kadar iki hatim indirir, sık sık parmaklıklara çıkar Salat-ü selam yollarlar Server-i Kâinat’a… Bu yanık seda arkadaşlarının hücrelerine de ulaşıyordur mutlaka... Şafak sökerken serinlik çöker, inceden yağmur atar. Hani toprak kokusunu yükseltecek kadar.
Tuhaf! Şu kavruk İzmir haziranında!
Koğuştakiler ağlamaklıdır. “Halil’in duası kabul oldu arkadaşlar!”
Ölüme özenilir mi?
Nasıl özenilmez, birazdan can vereceğini biliyorsun ve sana tövbe, helalleşme, kelime-i şehadet imkânı tanınıyor.
ARDIMDAN AĞLAMAYIN!
Ertesi sabah gardiyanlar koğuşun gediklilerini çağırırlar. “Gelin, müdür beyin verecekleri var.” Halil’in emanetleridir bunlar… Yatak döşek, üst baş, cüz, takke, misvak ve dinî kitaplar…
Notlar arasında kıldığı kaza namazlarının listesi vardır. Ölümle ilgili ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri toplamıştır bir kâğıda. Ve bir mektup. Annesine babasına hitaben yazılmış. Besmele ile başlar, Resul-i Ekrem’e salat ve selamlarla devam eder. Ebeveynine “sabredin” der, “arkasından yakınmak mevtayı bizar eder zira!”
Ve küçük küçük paketler… Üşenmemiş tek tek etiketlemiştir. Ancak gazeteye sarılı bir bez dikkatlerini çeker. Üzerinde ne yazı, ne işaret. Ya çoraptır, ya fanila. Ne olabilir ki başka?
Tereddütle açarlar. Aaa o da ne? Yeşil bir tülbent! Etrafında zarif bir oya…
İhtimal; iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde hanımın danesi dert ortağı olmuştur ona.
Boğazlarda düğümler, yutkunan yutkunana...
İşe yarayan eşyaları mahpuslara dağıtır, hatıraları ailesine yollarlar. Halil’in babası dindar bir insandır. Olanları tevekkülle karşılar. Annesi de öyledir zahir, lakin bir soru gezinmektedir kadıncağızın kafasında. Tamam, oğlu tekbirlerle, tehlillerle vefat etmiştir ama… Şehadet makamına ulaşmış mıdır acaba?
Mürüvvet Hanım o gece rüyasında cennet bahçelerinde dolanmaktadır. Sahabeler toplanmış, sanki birini bekliyorlar. Merakla sorar: Hayırdır, neler oluyor burada?
Bilmiyor musun, şehit Halil’in düğünü var. Resulullah Efendimiz teşrif buyuracak nikâhını! Süphanallah!
Orgeneral Kenan Evren: “Adalet yerini bulsun diye bir sağdan bir soldan asıyorduk. Asmazsan bunlar virüs gibi çoğalır, işte o zaman Atatürk ilke ve inkılaplarından koparız.”
Manisa Saruhanlı’dan bir vatan evladı… Henüz 18 Yaşında. İmam Hatip son sınıfta evlenir ki üç beş günlük damattır daha. Bir bakar darbe olmuş (12 Eylül 1980) apar topar alınmış karakola. Karıştığı hadise var mıdır, yoksa kulp mu takılır bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki isnat edilen suçları kabul etmeyecektir asla. 3 Haziran 1983 günü radyo ve televizyonda idam edildiğine dair haberler yayınlandığında, emniyete götürülmüş sıkıştırılmaktadır hâlâ... Kalem kıranların vicdanları da rahat değildir anlaşılan. İşkence iki gün sürecek ve bir şey alamayacaktırlar ondan. Ne belge, bilgi, ne itiraf, ne imza…
Lakin koskoca konsey başkanı “asılsın” buyurmuştur, dönecek değillerdir ya!
MÜSAİT MİSİNİZ HOCAM?
5 Haziran akşamı iki sivil memur Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca’ya gelirler, “bi’ nikâhımız vardı hocam!”
-Buyurun gidelim tamam.
Araba Buca Cezaevinin önünde durur. Hâkimler, hekimler, cankurtaranlar… Anlar ki yine darağacı kuruldu avluya…
Abdullah Hoca daha evvel solcu gençlerin infazına getirilmiş ancak onlar “biz Allah’a, kitaba inanmıyoruz” deyip dinî telkini reddedince bükmüş boynunu çekilmiştir kenara.
Elbette endişelidir, terslenmekten çekinir ne de olsa.
Derken kapı açılır, elleri arkadan kelepçeli iki mahpus (Selçuk Duracık ve Halil Esendağ) içeri alınırlar. Gençler “Selamün Aleyküm” derler sıcak, mülayim bir ses tonuyla.
Üzerlerinde kefene benzer libaslar, başlarında akça pakça namaz takkeleri ve ayaklarında bu gün için saklandığı belli çoraplar vardır... Kar beyaz ama!
Sanki eski bir dost gibidirler, bir yerlerden aşina. Odadakilerle bakışır gülümserler. Ne bir tavır, ne bi’ eda.
Tabip sorar “Herhangi bir şikâyetiniz?”
“Yok, elhamdülilah” derler “taş gibiyiz evvelallah”.
-Son arzunuz?
-Mümkünse cenazelerimiz ailemize verilsin, o kadar.
Hocaefendi “Kardeşlerim” der, “Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm ise ahiret hayatına açılan kapı. Ne mutlu bu yola Allah teâlâya iman ederek çıkanlara…”
Gençler ikişer rekât namaz kılar, son dualarını yaparlar. Nur alâ nur, bir sükûnet oturur simalarına.
BOYNUNDA YAFTA
Ortalık nasıl sessiz, ökçeler çınlar avluda. Projektörler yanınca sehpa daha bir büyür sanki, kara kara gölgeler yollar sağa sola. Yağlı urgan tehditkârdır, hafif hafif salınmakta…
Ürpertici bir manzara… Hoca efendi: “Yaşım altmışı geçmiş” de, “alacağımı almışım dünyadan. Buna rağmen ürkmedim desem yalan olur. Elim ayağım titredi heyecandan.”
İnfaza Selçuk’tan başlarlar. Yafta asılır boynuna, delikanlı dimdik yürür sehpaya.
-Allah’a gidiyorsun Selçuk.
Tebessümle başını sallar “biliyorum hocam, inşallah!”
Tekbir getirir, tevhid söyler, zikri hiç kesmez son ana kadar. Boynuna urganı geçirirken cellatına bir şeyler fısıldar. Adamın yüzü değişir, allak pullak olur âdeta.
Cellat sandalyeyi çeker, o malum çatırtı. Bedeni döner döner ve yüzü kıbleye gelince durur hizada. Hekim tamam deyince alır, masaya yatırırlar, manalı bir tebessüm, sanki başka âlemlere bakmakta.
HÜSN-İ HATİME
Halil “darağacında slogan atacak mısın” diye soran arkadaşlarına “hayır” demiştir, “asla!” Son cümlesinin kelime-i şehadet olmasını ister zira. Yürekli bir çocuktur, intihar olmasın diye tabureyi tekmelemeyecektir, ölümden korktuğundan değil yoksa.
O da arkadaşı gibi eğilip bir şeyler söyler celladının kulağına.
Bedeni aynen Selçuk gibi döner, yüzü kıbleye gelince, son nefesini verir uzunca bir solukla. Boğazından urganı çıkarıp masaya yatırırlar. Gözleri yarı açıktır, belli ki güzel şeyler seyretmektedir o anda.
Abdullah Hoca göz kapaklarını çeker, çenesini bağlar. Yasin-i şerif tilavetine başlar. Mesleği icabı çok ölü görmüştür ama bunlar başka... Salih bir müminin uyku hâli vardır simalarında.
Cellat duvarın dibine çökmüş, elleri şakaklarında. Hoca efendi çıkarken yaklaşıp sorar “sahi ne söylediler sana?”
-Belki inanmayacaksın ama hakkını helal et dediler hocam. Bize genelde küfredilir oysa…
MÛTÛ KABLE ENTE MÛT!
Halil ölmeden ölen bir gençtir. Allah’tan (celle celalüh) ne gelirse başı üstüne. Kahrın da hoş der, lütfun da…
Devletin vereceği idam gömleğini istemeyecek kadar hassastır, idam hâli bu, ola ki yırtılır, kirlenir zeval gelmesindir milletin malına. Kendine o güne has bir libas yaptırmak ister, bezi helal parayla alınsındır ama…
Koğuşta 23 ülkücü vardır, bakın şu işe ki alayından çıkan para bir bez alamaz. O günlerde içlerinden birine beyaz bir nevresim gelmiştir, terzi ustaca keser biçer, cübbe kefen arası bir şey çıkarır onlara.
Tamam olmuştur işte. Eğer namazlarını bununla kılar, zikre bununla otururlar ve gözyaşlarıyla yuğup yuğup yıkarlarsa…
Halil’in bir niyazı daha vardır Cenâb-ı Hakk’tan. Ah ruhunu, yağmurun hafif hafif çiselediği bir seher vakti teslim edecek olsa.
Arzu işte… Nelere kadir değildir ki yüce Mevla!
BENDEN DUYMUŞ OLMAYIN AMA!
Buca Cezaevinde o gün alışılmadık bir hava vardır. Gazeteler bırakılmamış, mazgal açılmamıştır. Bu “infaz var” demektir temayüllere bakılırsa. Yine kimi sallandıracaklardır acaba? Terzi geçerken fısıldar, “Halil ile Selçuk’u asacaklar haberiniz ola!”
Koğuş buz keser âdeta. Ne yapabilirsin ki? Derhâl abdestler alınır, seccadeler yayılır, okumasına bilen Mushaf-ı şerifini açar, bilmeyenler tespihlerine sarılırlar.
Duvar, duvar, katil duvar.
Dua ile ulaşabilirler anca…
Gece yarısına kadar iki hatim indirir, sık sık parmaklıklara çıkar Salat-ü selam yollarlar Server-i Kâinat’a… Bu yanık seda arkadaşlarının hücrelerine de ulaşıyordur mutlaka... Şafak sökerken serinlik çöker, inceden yağmur atar. Hani toprak kokusunu yükseltecek kadar.
Tuhaf! Şu kavruk İzmir haziranında!
Koğuştakiler ağlamaklıdır. “Halil’in duası kabul oldu arkadaşlar!”
Ölüme özenilir mi?
Nasıl özenilmez, birazdan can vereceğini biliyorsun ve sana tövbe, helalleşme, kelime-i şehadet imkânı tanınıyor.
ARDIMDAN AĞLAMAYIN!
Ertesi sabah gardiyanlar koğuşun gediklilerini çağırırlar. “Gelin, müdür beyin verecekleri var.” Halil’in emanetleridir bunlar… Yatak döşek, üst baş, cüz, takke, misvak ve dinî kitaplar…
Notlar arasında kıldığı kaza namazlarının listesi vardır. Ölümle ilgili ayet-i kerime ve hadis-i şerifleri toplamıştır bir kâğıda. Ve bir mektup. Annesine babasına hitaben yazılmış. Besmele ile başlar, Resul-i Ekrem’e salat ve selamlarla devam eder. Ebeveynine “sabredin” der, “arkasından yakınmak mevtayı bizar eder zira!”
Ve küçük küçük paketler… Üşenmemiş tek tek etiketlemiştir. Ancak gazeteye sarılı bir bez dikkatlerini çeker. Üzerinde ne yazı, ne işaret. Ya çoraptır, ya fanila. Ne olabilir ki başka?
Tereddütle açarlar. Aaa o da ne? Yeşil bir tülbent! Etrafında zarif bir oya…
İhtimal; iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde hanımın danesi dert ortağı olmuştur ona.
Boğazlarda düğümler, yutkunan yutkunana...
İşe yarayan eşyaları mahpuslara dağıtır, hatıraları ailesine yollarlar. Halil’in babası dindar bir insandır. Olanları tevekkülle karşılar. Annesi de öyledir zahir, lakin bir soru gezinmektedir kadıncağızın kafasında. Tamam, oğlu tekbirlerle, tehlillerle vefat etmiştir ama… Şehadet makamına ulaşmış mıdır acaba?
Mürüvvet Hanım o gece rüyasında cennet bahçelerinde dolanmaktadır. Sahabeler toplanmış, sanki birini bekliyorlar. Merakla sorar: Hayırdır, neler oluyor burada?
Bilmiyor musun, şehit Halil’in düğünü var. Resulullah Efendimiz teşrif buyuracak nikâhını! Süphanallah!
10 gün önce
Üzerinde Osmanlıca BOZKURT yazan savaş propaganda kartı. Kurtuluş Savaşı dönemi.
Sağ elinde meşale tutan ve Aşina yı anımsatan bir kadın. Göktürk mitlerinde kendi halkını donmaktan kurtaran ve ateş yakan adı Türk olan atayı da andırır. Sol eline yeniden doğuşu simgeleyen Yaşam Ağacı almış. Ayağının dibinde bir Bozkurt. Nuray Bilgili
Sağ elinde meşale tutan ve Aşina yı anımsatan bir kadın. Göktürk mitlerinde kendi halkını donmaktan kurtaran ve ateş yakan adı Türk olan atayı da andırır. Sol eline yeniden doğuşu simgeleyen Yaşam Ağacı almış. Ayağının dibinde bir Bozkurt. Nuray Bilgili
10 gün önce
İyi pazarlar sizlerle paylaşmak istedim YİRMİ BEŞ KURUŞUN AĞLATAN HİKAYESİ
Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalıktaki
9. Tümene bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Somaya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağa sevk edildi.
23. Alayın Burhaniyede bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi.
Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi.
Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havrana gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca.
Muhtar burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizin taburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçektende belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı.
Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremitin çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havrana sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı.
Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti.
Bölük kumandanı şöyle anlatıyor
Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlarda sönünce bende gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına
Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun diye sordum.
Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…
Kim senin evlâtların
Dün bana muhtar, askerler gelecek, sanada misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..
Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış.
O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, bunada Başakçılık deniyordu.
Bu nenede böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım…
Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.
Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstünede biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…
Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı.
İçinden tek bir 25 kuruş çıktı. Bana uzattı.
Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olurmu
Şaşırdım..
Biliyordumki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..
“Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..
Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkalede, şehit oldu
Mübarek ruhları şâd olsun
Mekânları Cennet Olsun
Seferberliğin ilânıyla beraber, Ayvalıktaki
9. Tümene bağlı 23. Alay ağırlıklarıyla birlikte Somaya gelerek, trenle Bandırma üzerinden Tekirdağa sevk edildi.
23. Alayın Burhaniyede bulunan bir piyade taburu, mesafenin daha kısa olacağı hesabıyla, Burhaniye–Edremit– Çanakkale yoluyla cepheye sevk edildi.
Bu tabur yürüyüşe geçmeden önce, geçecekleri yollara yakın köylere, gönderdikleri çavuşlar vasıtasıyla, geçecekleri gün ve saat belirtilerek, köylülerden asker için yemek hazırlamalarını, misafir olarak geceleyecekleri yerleri hazırlamalarını istedi.
Böylece yürüyüş sırasında, asker için iaşe ve ibate (yeme ve barınma) telaşından bir ölçüde kurtulmuş olunuyordu. Aynı şekilde, o yıllarda henüz bir köy olan Havrana gelen çavuşlar, muhtardan kendilerine kaç kişilik, yemek ve yatak hazırlayabileceklerini sorunca.
Muhtar burasının köy olduğuna bakmayın. Burası büyük bir köydür. Sizin taburun hepsini ağırlayabiliriz, yedirir içiririz.. Merak etmeyin deyince askerler, köyden ayrıldı. Gerçektende belirtilen günde Havranlılar, bir tabur askeri doyuracak kadar yemek hazırlamışlar, yatacak yerlerini hazırlamışlardı.
Tabur Havran yakınlarına geldiğinde, Tabur Kumandanı, Edremitin çok yakın olduğu ve çok daha büyük olduğunu düşünerek, Havrana sadece bir bölük asker yollamıştı. Bir taburluk hazırlanan yemek, bir bölüğe göre çok çok fazla gelmiş, artmış, hattâ ertesi güne bile kalmıştı.
Bir taburluk yatacak yer hazırlayan Havran Muhtarı, gelen askerleri sadece büyük evlere taksim ederek, küçük ve fakir evlere yük olmasın diye kimseyi göndermemişti.
Bölük kumandanı şöyle anlatıyor
Ben her zaman, seferi durumlarda en geç yatar ve en erken kalkarım. Askerleri evlere dağıttıktan sonra, sokaklarda dolaşmaya başladım. Yavaş yavaş evlerin ışıkları sönüyordu. Asker yatmaya, uyumaya başlamıştı. Aydınlatma olmadığı için sokaklar zifiri karanlıktı. En son birkaç evde ışık kalmıştı. Onlarda sönünce bende gidip yatacaktım. Sokakta, birden, iki büklüm, bastonuna dayanarak yürüyen, ihtiyar bir kadına rastladım. Neredeyse çarpışacaktık. Aklıma çeşit çeşit şeyler geldi. Kadına
Nene, sen bu saatte sokakta ne arıyorsun diye sordum.
Evlatlarımı arıyorum… Oğullarımı arıyorum…
Kim senin evlâtların
Dün bana muhtar, askerler gelecek, sanada misafir etmen için dokuz evlât vereceğim, dediydi… Onlara yataklar hazırladım… Yemekler hazırladım… Gelmediler… Onları arıyorum..
Bir tabura göre hazırlık yapan muhtar, bir bölük asker gelince, ağırlık olmasın diye, bu ihtiyar nineye, misafir etmesi için asker yollamamış.
O yıllarda, kadınların hiçbir sosyal güvenceleri yoktu. Kimsesiz kadınlar, çok zor durumda kalıyorlar, çok zor geçiniyorlardı. Hiçbir gelirleri olmayan, bu yaşlı ve yoksul insanlar, bazen zeytinler silkildikten sonra gidip yerlerde kalan zeytinleri toplayarak, biraz gelir elde etmeye çalışıyorlar, bunada Başakçılık deniyordu.
Bu nenede böyle birisi olduğu için, muhtar acımış, ona kimse göndermemişti. Ama nene büyük sevinç içinde dokuz kişilik yer hazırlamış, yiyecek hazırlamıştı. Nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, ışıkları henüz sönmemiş bir eve gidip, daha yatmamış olan dokuz askeri neneyle birlikte yolladım…
Kadıncağız nasıl sevindi bir görseniz… Ertesi gün sabah erkenden bölüğü yol üzerinde topladım, yoklamayı yaptıktan sonra, tam yürüyüş emri verecekken, iki büklüm, yaşlı bir kadın, bastonuna dayanarak elinde bir torba yanıma geldi. Galiba akşam karşılaştığım nene idi.
Kumandan oğlum, bu torbada, evdeki bütün zeytinleri ne varsa koydum. Üstünede biraz çökeleğim vardı onu koydum… Bunları benim asker oğullarıma yedir emi…
Almasam, nenenin çok üzüleceğini anladığımdan, çavuşlardan birine işaret edip, elindeki torbayı aldırdım. Nene bu sefer, sevinç içinde, avucunda sımsıkı tuttuğu bir mendili açtı.
İçinden tek bir 25 kuruş çıktı. Bana uzattı.
Kumandan oğlum… biliyorum, çok az. Ama bütün param bu kadar… Bunu al, benim asker oğullarıma, hiç olmazsa bir çay içir, olurmu
Şaşırdım..
Biliyordumki, nenenin başka parası yoktu… Bütün servetini getirmişti. Yirmi beş kuruşu aldım. Kaldırarak bölüğe gösterdim..
“Bölük… Bakın neneniz, size bütün servetini bağışladı.. Bunu ona helâl ettirin..
Yürüyüş emrini verdim.. Nene arkamızdan el sallıyordu.. Bölüğüm.. O yirmi beş kuruşu helâl ettirdi… Yarısından çok fazlası Çanakkalede, şehit oldu
Mübarek ruhları şâd olsun
Mekânları Cennet Olsun
10 gün önce
AH VELİ CAN CANIMIZDA CAN ALDINDA GİTTİN CAN GARDAŞIMIZ VELİ CAN. ALLAH'IM GANİ GANİ RAHMET EYLESİN İNŞALLAH RUHUN ŞAD OLSUN BOZKURT YÜREK ÜLKÜ DEVİ VELİ CAN ODUNCU.
15 gün önce
TÜRKLER HANGİ DAĞI ERİTMESİ GEREKİYORSA ERİTECEK
VE YİNE ERGENEKONDAN ÇIKACAK.
21 MART ERGENEKON'DAN ÇIKIŞ-YENİGÜN-NEVRUZ -KURTULUŞ BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN !
VE YİNE ERGENEKONDAN ÇIKACAK.
21 MART ERGENEKON'DAN ÇIKIŞ-YENİGÜN-NEVRUZ -KURTULUŞ BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN !
17 gün önce
Akp ve fetö ortak.
Bu gerçeği gör.
Bürokrasiyi fetoyla birlikte dizayn eden, bütün makamları fetonun pi....lerine teslim eden akp,
Vatan sathınında pkk ile bölüşüyor.
Mhp de bu kirli oyuna alet oluyor.
Akp genel başkanının dilinde bir hizmettir geziyor.
Unutmayın fetullahcilarin da en büyük silahı bu hizmet himmet gibi sözlerdir.
Bunlar müslüman falan değil.
Artık uyanın.
Bu gerçeği gör.
Bürokrasiyi fetoyla birlikte dizayn eden, bütün makamları fetonun pi....lerine teslim eden akp,
Vatan sathınında pkk ile bölüşüyor.
Mhp de bu kirli oyuna alet oluyor.
Akp genel başkanının dilinde bir hizmettir geziyor.
Unutmayın fetullahcilarin da en büyük silahı bu hizmet himmet gibi sözlerdir.
Bunlar müslüman falan değil.
Artık uyanın.
18 gün önce
Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
Yandık diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
Mehmet Akif Ersoy
#ÇanakkaleGeçilmez
Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı!
Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!
Yandık diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!
Eyvâh! Beş on kâfirin îmanına kandık;
Bir uykuya daldık ki: cehennemde uyandık!
Mâdâm ki, ey adl-i İlâhi yakacaktın...
Yaksaydın a mel'unları... Tuttun bizi yaktın!
Nâ-hak yere feryâd ediyor: âcize hak yok!
Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?
Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!
Mehmet Akif Ersoy
#ÇanakkaleGeçilmez
18 gün önce
Sn Semih bey.
Dem li terörün meclisteki uzantılarının yanında yüzünüzün ekşiliği gözden kaçmadı.
Durumdan epey rahatsızsınız.
Bu yüzünüze de yansımış.
Bizler de rahatsız olduk.
Sizden isteğim.
Mhp yi ve de samimi ülkücüleri artık bu işgal ve ihanetten kurtarmanızdır.
Akp ile olan bütün bağınızı kopararak.
Ülkücü hareketi fabrika ayarlarına geri getirmenizdir.
Ülkemizin emperyalist güçler tarafından ve bop un taşeronu akp tarafından bölüşüldüğü şu günlerde onurlu bir silkinme ve doğrulma ile bu iyiliği sizden samimi bir ülkücü olarak istiyorum.
En azından gelecek nesiller sizinle gurur duyacaktır.
Saygılarımla.
Dem li terörün meclisteki uzantılarının yanında yüzünüzün ekşiliği gözden kaçmadı.
Durumdan epey rahatsızsınız.
Bu yüzünüze de yansımış.
Bizler de rahatsız olduk.
Sizden isteğim.
Mhp yi ve de samimi ülkücüleri artık bu işgal ve ihanetten kurtarmanızdır.
Akp ile olan bütün bağınızı kopararak.
Ülkücü hareketi fabrika ayarlarına geri getirmenizdir.
Ülkemizin emperyalist güçler tarafından ve bop un taşeronu akp tarafından bölüşüldüğü şu günlerde onurlu bir silkinme ve doğrulma ile bu iyiliği sizden samimi bir ülkücü olarak istiyorum.
En azından gelecek nesiller sizinle gurur duyacaktır.
Saygılarımla.
18 gün önce
PKK’nın uzantısı, PYD'nin, eşbaşkanlığını aynı zamanda KCK Yürütme Konseyi üyesi olan Salih Müslim de komutanı Mazlum Kobani de , Biz ABD’ye bağlıyız; Silahlarımızı Amerika sağlıyor; APO ‘nun çağrısı bizi bağlamaz diyor;
Aslında ne diyor ; “ Biz Amerika sayesinde kurulan güçlenen bir terör örgütüyüz. “
BU APAÇIK BİR İTİRAFTIR!!!
Anladınız mı şimdi 🤷♀️
Neden TC’ ne bağlı Kürt vatandaşlarının PKK ile alakalandırılamayacağını ?
Peki neden PKK’nın siyasi uzantısı kravatlı terörist partisi DEM’i, Kürtlerle irtibatlandırıyorsunuz ?
Neden cani Agopyan’dan medet arayarak Türkiye’ yi ACİZLİĞE düşürdünüz???
Böylesi bir İHANET SÜRECİNİ Neden tekrar başlattınız?
MHP ve AKP yani Saray ittifakı buna hesap vermek zorundadır!
Güya Atatürk’ün kurduğu parti , Hangi akla hizmet ederek DEM’le demlenmektedir ? Hesap vermeliler
Aziz mübarek günlerde Allah ıslah eylesin diyorum; Şiddetle kınıyorum
TANRI TÜRKÜ KORUSUN!!!
Aslında ne diyor ; “ Biz Amerika sayesinde kurulan güçlenen bir terör örgütüyüz. “
BU APAÇIK BİR İTİRAFTIR!!!
Anladınız mı şimdi 🤷♀️
Neden TC’ ne bağlı Kürt vatandaşlarının PKK ile alakalandırılamayacağını ?
Peki neden PKK’nın siyasi uzantısı kravatlı terörist partisi DEM’i, Kürtlerle irtibatlandırıyorsunuz ?
Neden cani Agopyan’dan medet arayarak Türkiye’ yi ACİZLİĞE düşürdünüz???
Böylesi bir İHANET SÜRECİNİ Neden tekrar başlattınız?
MHP ve AKP yani Saray ittifakı buna hesap vermek zorundadır!
Güya Atatürk’ün kurduğu parti , Hangi akla hizmet ederek DEM’le demlenmektedir ? Hesap vermeliler
Aziz mübarek günlerde Allah ıslah eylesin diyorum; Şiddetle kınıyorum
TANRI TÜRKÜ KORUSUN!!!
18 gün önce
UTANMAKTA GEÇ KALMADINIZ MI?
SİZ UTANANA KADAR, YERLER UTANDI, GÖKLER UTANDI. EVRENDEKİ YARATILANLAR UTANDI!
Bu ülkenin her kesiminin vatanseveri omuzların da sayısız pırıl pırıl ay yüzlü gençler taşıdı!
50 yıldır her gün onların acısıyla bir defa, bir defa daha öldük!
Yediğimiz kurşunlardan çok çektiğimiz acılardan bedenlerimiz kevgire döndü!
Bizler o kadar çok öldük, o kadar çok acı taşıdık ki, artık ölümüyüz, yaşıyor muyuz farkında bile değiliz!
Sahi neden utanıyorsunuz ki?
On bin civarında Askerimizin, polisimizin, Öğretmenimizin, mühendisimizin, 50.000 vatandaşımızın katilleri ile birlikte olduğunuz için mi utandınız !
Bu aziz vatanımızın gerçek sahibi milyonlarca şehidimiz hiç mi aklınıza gelmedi?
Biraz geç kalmadınız mı utanmakta!
Siz utanana kadar, yerler utandı, gökler utandı evrendeki, canlılar, Ağaçlar, taşlar ve tüm yaratılanlar utandı!
Sahi sizler nereye koşuyorsunuz?
Yaptıklarınızın Cumhuriyet tarihimizin en büyük yıkımına sebep olacağını hiç düşündüğünüz oluyor mu?
Bu harekete hepinizden fazla hizmet etmiş, karşılığında bir ayran bile içmemiş bir Türk Milliyetçisi olarak sesleniyorum!
Lütfen gittiğiniz bu yoldan dönün. Ülkemizin zararı yerine halkımızın mesut ve müreffeh olması için işler yapın!
Lütfen!
TANER ÜNAL
SİZ UTANANA KADAR, YERLER UTANDI, GÖKLER UTANDI. EVRENDEKİ YARATILANLAR UTANDI!
Bu ülkenin her kesiminin vatanseveri omuzların da sayısız pırıl pırıl ay yüzlü gençler taşıdı!
50 yıldır her gün onların acısıyla bir defa, bir defa daha öldük!
Yediğimiz kurşunlardan çok çektiğimiz acılardan bedenlerimiz kevgire döndü!
Bizler o kadar çok öldük, o kadar çok acı taşıdık ki, artık ölümüyüz, yaşıyor muyuz farkında bile değiliz!
Sahi neden utanıyorsunuz ki?
On bin civarında Askerimizin, polisimizin, Öğretmenimizin, mühendisimizin, 50.000 vatandaşımızın katilleri ile birlikte olduğunuz için mi utandınız !
Bu aziz vatanımızın gerçek sahibi milyonlarca şehidimiz hiç mi aklınıza gelmedi?
Biraz geç kalmadınız mı utanmakta!
Siz utanana kadar, yerler utandı, gökler utandı evrendeki, canlılar, Ağaçlar, taşlar ve tüm yaratılanlar utandı!
Sahi sizler nereye koşuyorsunuz?
Yaptıklarınızın Cumhuriyet tarihimizin en büyük yıkımına sebep olacağını hiç düşündüğünüz oluyor mu?
Bu harekete hepinizden fazla hizmet etmiş, karşılığında bir ayran bile içmemiş bir Türk Milliyetçisi olarak sesleniyorum!
Lütfen gittiğiniz bu yoldan dönün. Ülkemizin zararı yerine halkımızın mesut ve müreffeh olması için işler yapın!
Lütfen!
TANER ÜNAL
19 gün önce
17 MART 1978 BEŞ ÜLKÜCÜ İŞÇİNİN ŞEHİT EDİLDİĞİ ÜMRANİYE KATLİAMI:
Ümraniye'nin 1 Mayıs Mahallesinde (şimdiki Mustafa Kemal Mahallesi) Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonuna üye olan ve Giresun'un Çanakçı ilçesinden gelen beş işçinin (Salih Ulug, Ömer Bayraktar, Cevat Koca, Bahri Bilgin ve Sinan Koca) öldürüldüğü olay.
Emniyet kayıtlarına göre 17 Mart gecesi İçerenköy Taşocaklarında cesetleri bulunan Bahri Bilgin, Salih Uluğ, Ömer Bayraktar, Cevat Koca ve Sinan Koca'nın, 15 Mart, çarşamba günü, 1 Mayıs Mahallesi'ne yaptıkları, fakat içinde oturmadıkları gecekondularını kontrola gittikleri Bahri Bilge'nin gecekondusuna bir kadının yerleştirilmiş olması nedeniyle mahallede kurulan halk komitesi üyeleriyle tartıştıkları belirtildi. Aynı Günün akşamı saat 20.00 sıralarında kahvede çay içerken, dışarıdan gelen ve komite üyesi oldukları bildirilen Burhanettin Yıldız, Kekeme Ayvaz, Aşık Ferhat ve Gavur Ali adlı kişiler tarafından silah tehdidi ile üzerlerinin aranıp kahveden çıkarıldıkları ve "faşistler" diye dövüldüler.. Açıklamada, beş işçiyi kahveden dışarı çıkaranlara daha sonra Mehmet Kurtoğlu, Dev-Genç'li Ömer, Ali, İsmail, Kazım Bayboğa, Hıdır Fırat, Erol Bektaş, Sabri Koçyiğit, Hasan Kara adlı kişilerin de katıldığı ve bu grup tarafından işçilerin dövülerek ve "faşistleri gecekondu sınırları dışına çıkartacağız" diyerek cesetlerin bulunduğu Taşocaklarına doğru götürüldüler. 17 Mart 1978 günü saat 22:00 sıralarında Karaman Çiftliği yolundaki taşocaklarına moloz dökmek için giden kamyon şoförü, cesetleri görerek İçerenköy Karakoluna haber verdi. Karakol polisleri, çevrede yaptıkları araştırma neticesinde 5 işçinin cesedini buldular. Daha sonra 2. Şube'den yardım istediler. 2. Şube'den gelen polis ekibi, saat 00:00 sıralarında çevrede araştırma yaparken üstlerine makineli tüfekle ateş açıldı. Polise ateş açanların 500 metre uzaklıktaki gecekondulardan ateş açtıkları, daha sonra karanlıktan yararlanarak kaçtıkları belirtildi.
Önce, burunlarını ve kulaklarını kesip, gözleri oyulup, ardından da kurşunlayarak hunharca katlettiler. Cesetleri bulunduğunda ise en yakın dostlarınca bile tanınamayacak haldeydi. 23 yaşındaki sinan Koca'nın, biri 10 günlük olan 3 çocuğu, 29 yaşındaki ağabeyi Cevat Koca'nın 1 çocuğu, 29 yaşındaki Bahri Bilgin'in 7 çocuğu, 27 yaşındaki Ömer Bayraktar'ın 4 çocuğu, Salih Ulu'nun 1 çocuğu yetim; gencecik hanımları da dul kaldılar.
Hıdır Fırat, Hıdır Özdemir, Hıdır Aktaş, Mehmet Kurtoğlu ve Hüseyin Gökdemir cinayet zanlısı olarak tutuklandılar. 17 Mart 1978’de Ümraniye’de işçileri kurşunlayan TİKKO’cular, 1991 affında serbest kaldılar.
ŞEHİTLERİMİZE ALLAH'TAN RAHMET DİLER, MEKANLARI CENNET OLSUN.
Ümraniye'nin 1 Mayıs Mahallesinde (şimdiki Mustafa Kemal Mahallesi) Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonuna üye olan ve Giresun'un Çanakçı ilçesinden gelen beş işçinin (Salih Ulug, Ömer Bayraktar, Cevat Koca, Bahri Bilgin ve Sinan Koca) öldürüldüğü olay.
Emniyet kayıtlarına göre 17 Mart gecesi İçerenköy Taşocaklarında cesetleri bulunan Bahri Bilgin, Salih Uluğ, Ömer Bayraktar, Cevat Koca ve Sinan Koca'nın, 15 Mart, çarşamba günü, 1 Mayıs Mahallesi'ne yaptıkları, fakat içinde oturmadıkları gecekondularını kontrola gittikleri Bahri Bilge'nin gecekondusuna bir kadının yerleştirilmiş olması nedeniyle mahallede kurulan halk komitesi üyeleriyle tartıştıkları belirtildi. Aynı Günün akşamı saat 20.00 sıralarında kahvede çay içerken, dışarıdan gelen ve komite üyesi oldukları bildirilen Burhanettin Yıldız, Kekeme Ayvaz, Aşık Ferhat ve Gavur Ali adlı kişiler tarafından silah tehdidi ile üzerlerinin aranıp kahveden çıkarıldıkları ve "faşistler" diye dövüldüler.. Açıklamada, beş işçiyi kahveden dışarı çıkaranlara daha sonra Mehmet Kurtoğlu, Dev-Genç'li Ömer, Ali, İsmail, Kazım Bayboğa, Hıdır Fırat, Erol Bektaş, Sabri Koçyiğit, Hasan Kara adlı kişilerin de katıldığı ve bu grup tarafından işçilerin dövülerek ve "faşistleri gecekondu sınırları dışına çıkartacağız" diyerek cesetlerin bulunduğu Taşocaklarına doğru götürüldüler. 17 Mart 1978 günü saat 22:00 sıralarında Karaman Çiftliği yolundaki taşocaklarına moloz dökmek için giden kamyon şoförü, cesetleri görerek İçerenköy Karakoluna haber verdi. Karakol polisleri, çevrede yaptıkları araştırma neticesinde 5 işçinin cesedini buldular. Daha sonra 2. Şube'den yardım istediler. 2. Şube'den gelen polis ekibi, saat 00:00 sıralarında çevrede araştırma yaparken üstlerine makineli tüfekle ateş açıldı. Polise ateş açanların 500 metre uzaklıktaki gecekondulardan ateş açtıkları, daha sonra karanlıktan yararlanarak kaçtıkları belirtildi.
Önce, burunlarını ve kulaklarını kesip, gözleri oyulup, ardından da kurşunlayarak hunharca katlettiler. Cesetleri bulunduğunda ise en yakın dostlarınca bile tanınamayacak haldeydi. 23 yaşındaki sinan Koca'nın, biri 10 günlük olan 3 çocuğu, 29 yaşındaki ağabeyi Cevat Koca'nın 1 çocuğu, 29 yaşındaki Bahri Bilgin'in 7 çocuğu, 27 yaşındaki Ömer Bayraktar'ın 4 çocuğu, Salih Ulu'nun 1 çocuğu yetim; gencecik hanımları da dul kaldılar.
Hıdır Fırat, Hıdır Özdemir, Hıdır Aktaş, Mehmet Kurtoğlu ve Hüseyin Gökdemir cinayet zanlısı olarak tutuklandılar. 17 Mart 1978’de Ümraniye’de işçileri kurşunlayan TİKKO’cular, 1991 affında serbest kaldılar.
ŞEHİTLERİMİZE ALLAH'TAN RAHMET DİLER, MEKANLARI CENNET OLSUN.
26 gün önce
TÜRKÜN ERGENEKONDAN ÇIKIŞI (NEVRUZU) KUTLU OLSUN. #
Türkler, Ergenekon’dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramımız) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon’dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır.
Ergenekon Destanı’nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu’nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır.
Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesinin devamı, Ergenekon Destanı’dır. #
Ergenekon Destanı’nın ana motiflerinden biri, Demirci’dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler ’in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler ‘in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Göktürkler ’in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler’ in işlettikleri demir ocakları ve dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler.
Ergenekon Destanı’nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da Bir demircinin bir geyiği izlemesi ile dağların demir olan bölümünü bulduğunda, bu dağın demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçit açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları ile birlikte, Türkler’ in mitolojik sayılarındandır. Dağın bu demir kısmı yüklü bir atın geçebileceği kadar eriterek Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar... Bu güne Nevruz yada Ergenekondan çıkış bayramı deriz... # TÜM BUDUNA KUTLU OLA #...
☪︎ ЋץҐИ ☪︎
Süleyman Efe KOCAZEYBEK 🇹🇷🇦🇿🇺🇿🇹🇲🇰🇬🇰🇿🇭🇺
Türkler, Ergenekon’dan 9 Martta çıkmışlardır. Başka bir rivayet ise bu tarihi 21 Mart (Nevruz Bayramımız) olarak verir. Öyle anlaşılıyor ki, Ergenekon’dan çıkış işlemleri 9 Martta başlamış, 21 Martta da tamamlanmıştır.
Ergenekon Destanı’nın, Türk toplum yaşamında yüzyıllarca etkisi olduğu gibi, bugün bile Anadolu’nun dağlık köylerinde, birtakım gelenek ve göreneklerde etkisi görülmektedir. Ergenekon Destanı, Bozkurt Destanı’nın ana çizgileri üzerine kurulmuş olup, bu destanın serbestçe genişletilmiş biçimidir diyebiliriz. Daha doğrusu Bozkurt Destanı ile kaynağını belirleyen Türk soyu, Ergenekon Destanı ile de gelişip güçlenmesini, yayılış ve büyüyüş dönemlerini anlatmıştır.
Çin tarihlerinin de yazmış olduğu Bozkurt Destanı’nın bittiği yerde, Ergenekon Destanı başlar. Bozkurt Efsanesinin devamı, Ergenekon Destanı’dır. #
Ergenekon Destanı’nın ana motiflerinden biri, Demirci’dir. Destanda demirci, dağda demir madeni bulur ve Türkler bu demir madenini eriterek Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar. Unutmamak gerekir ki, Göktürkler ’in ataları da demirci idiler. Onlar en iyi çelikleri işler, başka devletlere silah olarak satarlardı. Göktürkler ‘in ataları, demir cevherleriyle dolu dağların eteklerinde türemişler, demirleri eriterek yeryüzüne çıkmışlardı. Sonradan kendilerinin de demirci olmaları bundan ileri gelmektedir. Göktürkler ’in temel toprakları olan Altay ve Sayan dağları, zengin demir madenlerinin bulunduğu bir yerdi. Burada çıkan demirin yüksek cevherli olması ve Türkler tarafından mükemmel bir biçimde işlenmesi, çağın Türk savaş endüstrisinin en önemli özelliği idi. Göktürkler çağında Türkler’ in işlettikleri demir ocakları ve dökümevleri bulunmuştur. Göktürkler demirden ürettikleri kılıç, kargı, bıçak gibi savaş araçlarının yanında yine demirden saban, kürek, orak gibi tarım araçlarını yapmakta da usta idiler.
Ergenekon Destanı’nda Türkler, Ergenekon ovasından çıkmak istediklerinde yol bulamazlar. Çare olarak da Bir demircinin bir geyiği izlemesi ile dağların demir olan bölümünü bulduğunda, bu dağın demir madeni içeren bölümlerini eritip bir geçit açmayı düşünürler. Demir madenini eritmek için dağların çevresine odun-kömür dizilir ve yetmiş deriden yetmiş körük yapılıp yetmiş yere konulur. Yedi ve yetmiş sayıları, dokuz ve katları ile birlikte, Türkler’ in mitolojik sayılarındandır. Dağın bu demir kısmı yüklü bir atın geçebileceği kadar eriterek Bozkurt’un önderliğinde Ergenekon’dan çıkarlar... Bu güne Nevruz yada Ergenekondan çıkış bayramı deriz... # TÜM BUDUNA KUTLU OLA #...
☪︎ ЋץҐИ ☪︎
Süleyman Efe KOCAZEYBEK 🇹🇷🇦🇿🇺🇿🇹🇲🇰🇬🇰🇿🇭🇺
26 gün önce
. Suriye'nin kuzeyinde Kürt Devleti kurulurken Semih Yalçın "PKK silah bırakırsa enflasyon düşecek, emekli aylıkları yükselecek" diyor. PKK 3000 kişi PYD 60.000. PYD'nin arkasında ABD ve İsrail var. "PYD'ye operasyon yapıp yok edeceğiz" diye avaz avaz bağırdık ama sadece bağırdık. Çünkü ABD izin vermiyor.
Şu günlerde ise "Dudak nemlendirici orucu bozar mı, bozmaz mı?" yı tartışıyoruz. Hadi gözünüz aydın!.. "Bozmaz" diye Diyanet fetva verdi.
Alper Aksoy
Şu günlerde ise "Dudak nemlendirici orucu bozar mı, bozmaz mı?" yı tartışıyoruz. Hadi gözünüz aydın!.. "Bozmaz" diye Diyanet fetva verdi.
Alper Aksoy