Logo
Bozkurt mahir
13 gün önce
MUHSİN BAŞKAN VE ALEVİ BİR AMCA: İnsanlık Mezhep Sormaz/ Musa Avcı

KOÇUM NEREDE?
Yıldızeli’ne seçim çalışmaları için erkenden vardım. Gün henüz tam aydınlanmamış, meydanı saran serinlik taşlara sinmişti. İlçe meydanında arkadaşlarla konuşurken aramızdan sıyrılıp geçen yaşlı bir adam dikkatimi çekti. Yamalarla örülü eski bir ceket, ağır adımlar… Sırtında, tek başına bile kutsal bir yük gibi taşıdığı bir koç vardı. Ama gözleri, daha ağır bir şey taşıyordu.

Meydanın içinde dönüp duruyor, kısık ama titrek bir sesle soruyordu:

“Koçum nerede, koçum nerede?”

Yanımdaki Yıldızelili arkadaşlara döndüm:

“Kim bu amca?”

“Alevi köylerinden bir kardeşimiz.”dediler.

Adamın gözlerindeki hikâye içime işledi. Ömrü boyunca içinde sakladığı, belki de ilk kez dışarı taşan bir cümle gibi duruyordu bakışlarında… Yanına yaklaştım.

“Amca, hangi koçu arıyorsun? Sırtındaki mi?”

Adam başını yavaşça iki yana salladı. Gözleri uzaklara, yılların ötesine daldı. Sesi, içindeki binlerce kelimenin arasından seçilip gelmiş gibiydi:

“Hayır, hayır… Benim koçum Muhsin Başkan’dır.”

Omzundaki koçu yavaşça yere bıraktı. Bir süre sustu. Sonra derin bir nefes aldı ve anlatmaya başladı.

“BABA NE OLUR BENİ BIRAKMA…”

Kızım hastaydı… Sivas’taki doktorlar, "Ankara’ya götürmen lazım, burada elimizden bir şey gelmez." dediler.

Cebimde beş kuruş yoktu. Ama babaydım. Yolda kalamam, vazgeçemem. Kızımı aldım, Ankara yollarına düştüm. Günlerdir içimde büyüyen korkuyla hastanenin kapısından içeri girdim.

Beni kimse görmedi. Daha doğrusu görmek istemedi. Hastane koridorunda, kızım elimde, oradan oraya savruldum. Her kapı bir duvar, her duvar bir sessizlikti. Sonunda dizlerim çözüldü, bir köşeye oturduk. Çaresizlik, insanın en büyük acısıdır.

Bir şeyler yapmak zorundaydım. Meclis'e gitmek en doğrusu olurdu. Neden sonra kalktım. Kızım, solgun gözleriyle bana baktı. Hiçbir şey söylemedi ama gözleri, "Baba, ne olur bırakma beni…" diyordu sanki...

Elini tuttum. İçimdeki yangını ona hissettirmemek için derin bir nefes aldım.

"Beni burada bekle kızım. Bir çare bulacağım." dedim ve çıktım.

"BENİM YÜZÜME BİLE BAKMADILAR"

Meclis’e gittim. Oy verdiğim partinin milletvekillerine ulaşmak istedim. Tek tek kapılarını çaldım ama bırak derdimi dinlemeyi, yüzüme bile bakmadılar.

Kızım hastanede… Ben Meclis’te kapıların yüzüme kapanışını izliyorum… O an içimde bir şeyler koptu.

Dışarı çıktım. Meclis’in soğuk koridorlarında bir yere çöktüm. İnsan, en çok o zaman anlıyor kimsesizliğini.

Kendi dünyamda cedelleşirken bir görevli yaklaştı. Eğildi,

“Amca, iyi misin?”

İyi olmadığımı ikimiz de biliyorduk ama yine de sordu. Beni dinledi. Sonra hafifçe başını kaldırıp başka bir dünyanın kapısını aralar gibi sordu:

“Sen niye Muhsin Yazıcıoğlu’na gitmiyorsun?”

İçimde bir öfke kıpırdandı.

“İyi de ben ona oy vermedim ki!” dedim. “Hem bizim partinin tam zıddı biri.”

Görevli omzuma dokundu.

“O, kimseye oyunu sormaz. O, başka bir adamdır. Bir dene. Kaybedecek bir şeyin yok ya.”

"OTUR ANLAT HELE”

Kapıyı tedirginlikle çaldım. İçeri girdim.

“Muhsin Başkan, ben Sivaslıyım. Sana oy vermedim. Aleviyim. Ama bir derdim var.” dedim.

Başkan gözlerimin içine baktı. Sonra masasının önündeki koltuklardan birini işaret etti.

“Hemşehrim.” dedi. “Ben sana nerelisin, kime oy verdin, hangi mezheptensin diye sordum mu? Bir derdin var ki buradasın. Otur, anlat hele.”

Oturduğumda dizlerimin titrediğini hissettim. Ama içimde ilk kez bir şeyler yerine oturuyordu. İçimden ılık ılık bir şeyler aktı.

Bir çay söyledi. Önündeki bisküvileri önüme koydu.

Sonra dinledi. Tek kelime etmeden, başını bile çevirmeden dinledi ve not aldı küçük bir kâğıda.

Ve aniden ayağa kalktı, dışarı çıktı. Birkaç dakika geçmedi ki geri döndü.

“Hadi.” dedi. “Gidiyoruz.”

Önce lokantaya götürdü, karnımı doyurdu. Sonra arabasına bindirdi. Hastaneye vardık. O da ne! Az önce yüzüme bile bakmayan doktorlar şimdi kızımın başında telaşla koşuşturuyordu.

Muhsin Başkan, sert ama babacan bir sesle konuştu:

“Hocam, bu kız benim hastam.”

“Siz hiç merak etmeyin, Başkanım.” dedi içlerinden biri.

Gençler geldi sonra… Ellerinde torbalar: pijama, terlik, peçete…

Başkan bana baktı ve gülümsedi.

“Bu gençler hastanede kaldığınız sürece burada olacaklar. Kan olur, başka bir şeye ihtiyacınız olur, onlara söylersin. Hastaneden çıkınca da yine bana gel, tamam mı?”

Kucaklaştık. O gitti. Neden sonra elim cebime gidince anladım ki, sarılırken cebime hatırı sayılır bir para koymuş.

“BEN SEVGİMİ GİZLEYEMEM”

Aradan zaman geçti. Kızım iyileşti.

Gençler bizi Meclis’e götürdü. Başkan yine gülümsedi. Kırk yıllık dostmuşçasına hem benimle hem kızımla konuştu.

“Hadi.” dedi, “Bu sefer kızımızla da yemek yiyelim.”

Yedik, konuştuk. O, benim mezhebimi hiç dert etmedi. Kızımla şakalaştı, güldü.

Sonra kalktı, bizi AŞTİ’ye götürdü. Biletlerimizi bile önceden aldırmış meğer. Otobüse binmeden önce bana sarıldı.

“Unutma." dedi. “Bir derdin olursa yine gel.”

İşte şimdi buradayım. Bu koçu da koçum için getirdim. Ona sevgimi gizleyecek değilim ya! Ne yapsam, ne getirsem az gelir. Benim koçum oydu, anladınız mı? Ona bir koç değil, bin koç feda olsun!

"NE GÜZEL BİR MİRAS BIRAKTIN, BAŞKAN…"

O an bir koç getiren Alevi amcaya baktım, bir de gökyüzüne… İçimden geçen tek cümle şu oldu:

“Ne güzel bir miras bıraktın, Başkan…”

Ve tam o anda uzaktan bir araba göründü. Ayağa kalktık. Arabaya baktım. İçinde, Muhsin Başkan vardı…

(Not: Hatırasını bizlerle paylaşan değerli büyüğüm Aytekin Kulmaç a sonsuz teşekkürler.)

#sivas #yıldızeli #meclis #alevi
#muhsinbaşkan

Hiçbirşey Bulunamadı!

Üzgünüz, ancak {{search_query}} arama sorgunuz için veritabanımızda hiçbir şey bulamadık. Lütfen başka anahtar kelimeler yazarak tekrar deneyin.