5 gün önce
MUSUL, KERKÜK SATILDI DİYENLER OKUSUN
1920 SONRASI;
İNGİLİZ, FRANSIZ, RUS VE ERMENİ DESTEKLİ KÜRT İSYANLARI...
Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinin ardından, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Kürt İsyanları değişik sebepleri ileri sürerek devam etmiştir.
Cumhuriyet döneminde meydana gelen bu isyanlar, dönemin hükümetleri tarafından sert bir biçimde engellenmiş ve isyanların ülkeye zarar vermeleri önlenmiştir. 1920 ‘den başlamak üzere Cumhuriyet döneminde, belli başlı Kürt isyanlarını tarih sırasına göre şöyle sıralamak mümkündür.
- Milli Aşiret Ayaklanması (1 Haziran – 8 Eylül 1920)
- Cemil Çeto İsyanı (7 Haziran 1920)
- Koçkiri İsyanı (6 Mart – 17 Haziran 1921)
- Nasturi Ayaklanması (7 Ağustos – 26 Eylül 1924)
- Beytüşşebeb İsyanı (4 Eylül 1924, Ali Rıza, İhsan Nuri)
- Şıh Sait İsyanı (13 Şubat – 30 Mayıs 1925 -Nehri İsyanı (10 Haziran 1925)
- Rişkoti ve Raman Tedip Harekatı (9-12 Ağustos 1925, Batman)
- Birinci Sason İsyanı (Kasım 1925, Diyarbakır, Batman)
- Hazro İsyanı (21 Ocak 1926, Diyarbakır)
- Birinci Ağrı Harekatı (16 Mayıs – 17 Haziran 1926)
- Koçuşağı İsyanı (7 Ekim – 30 Kasım 1926)
- Mutki İsyanı (26 Mayıs – 25 Ağustos 1927, Mutki)
- İkinci Ağrı Harekatı (13 – 20 Eylül 1927
- Bical Tenkil Harekatı 7 Ekim – 17 Kasım 1927, Bicar)
- Resul İsyanı (22 Mayıs – 3 Ağustos 1929)
- Tendürek Harekatı (14 – 27 Eylül 1929, Tendürek)
- Savur Tenkil Harekatı (20 Mayıs – 9 Haziran 1930, Savur)
- Zeylan İsyanı (20 Haziran – Eylül 1930, Zeylan)
- Üçüncü Ağrı Harekatı (7 – 14 Eylül 1930)
- Oramar (Hakkari) Ayaklanması (İsyanı 16 Temmuz – 10 Ekim 1930)
- Şıh Mahmut Berzenci İsyancı (Eylül 1930, Irak)
- Pülümür Harekatı (8 Ekim – 14 Kasım 1930, Pülümür)
-Şıh Ahmet Barzani İsyanı (Kasım 1931, Irak)
- Buban Aşireti İsyanı (1934)
- İkinci Sason İsyanı (Ocak 1937, Diyarbakır, Batman)
- Dersim (Tunceli) İsyanı (21 Mart 1937, Seyit Rıza)
Cumhuriyet döneminde meydana gelen bu isyanlar, ülkenin ilerlemesinin önünde büyük engeller oluşturmuştur. Bölgeyi kendisi açısından Musul Petrollerinin varlığı sebebiyle vazgeçilmez olarak niteleyen İngiltere başta olmak üzere diğer Batılı devletler buraya birçok ajan göndermişlerdir.
Kaynak: Turan Bozkurt, Atatürk’ün Doğu Politikası ve Kürt İsyanları.
***
ADINA “KÜRT İSYANLARI” DEDİLER!
Yıl 1907:
Şeyh 2'nci Abdusselam Barzani tam yedi yıl boyunca Osmanlı'ya isyan etmiş, ama adı isyanlar listesinde yok.
Yıl 1925.
Şeyh Abdullah, Şemdinli'de taburumuza saldırmış, subaylarımızı infaz etmiş, ama onun da adı isyanlar listesinde yok.
Yıl 1930;
Molla Mustafa Barzani, Dağlıca'da bir bölüğümüze saldırmış, dört şehidimiz var, üstelik halkı ayaklandırmış, ama onun da adı isyanlar listesinde yok.
Anlaşılan o ki;
Barzani olunca isyan olmuyor, ama Barzani olunca adı Kürt oluyor.
Bu Barzani Kürt değilse; Kürt üzerinden isyan çıkartanlar kimdi?
ERDAL SARIZEYBEK,
14 Kasım 2013
1920 SONRASI;
İNGİLİZ, FRANSIZ, RUS VE ERMENİ DESTEKLİ KÜRT İSYANLARI...
Osmanlı’nın tarih sahnesinden çekilmesinin ardından, Mustafa Kemal Atatürk önderliğinde kurulan, Türkiye Cumhuriyeti döneminde de Kürt İsyanları değişik sebepleri ileri sürerek devam etmiştir.
Cumhuriyet döneminde meydana gelen bu isyanlar, dönemin hükümetleri tarafından sert bir biçimde engellenmiş ve isyanların ülkeye zarar vermeleri önlenmiştir. 1920 ‘den başlamak üzere Cumhuriyet döneminde, belli başlı Kürt isyanlarını tarih sırasına göre şöyle sıralamak mümkündür.
- Milli Aşiret Ayaklanması (1 Haziran – 8 Eylül 1920)
- Cemil Çeto İsyanı (7 Haziran 1920)
- Koçkiri İsyanı (6 Mart – 17 Haziran 1921)
- Nasturi Ayaklanması (7 Ağustos – 26 Eylül 1924)
- Beytüşşebeb İsyanı (4 Eylül 1924, Ali Rıza, İhsan Nuri)
- Şıh Sait İsyanı (13 Şubat – 30 Mayıs 1925 -Nehri İsyanı (10 Haziran 1925)
- Rişkoti ve Raman Tedip Harekatı (9-12 Ağustos 1925, Batman)
- Birinci Sason İsyanı (Kasım 1925, Diyarbakır, Batman)
- Hazro İsyanı (21 Ocak 1926, Diyarbakır)
- Birinci Ağrı Harekatı (16 Mayıs – 17 Haziran 1926)
- Koçuşağı İsyanı (7 Ekim – 30 Kasım 1926)
- Mutki İsyanı (26 Mayıs – 25 Ağustos 1927, Mutki)
- İkinci Ağrı Harekatı (13 – 20 Eylül 1927
- Bical Tenkil Harekatı 7 Ekim – 17 Kasım 1927, Bicar)
- Resul İsyanı (22 Mayıs – 3 Ağustos 1929)
- Tendürek Harekatı (14 – 27 Eylül 1929, Tendürek)
- Savur Tenkil Harekatı (20 Mayıs – 9 Haziran 1930, Savur)
- Zeylan İsyanı (20 Haziran – Eylül 1930, Zeylan)
- Üçüncü Ağrı Harekatı (7 – 14 Eylül 1930)
- Oramar (Hakkari) Ayaklanması (İsyanı 16 Temmuz – 10 Ekim 1930)
- Şıh Mahmut Berzenci İsyancı (Eylül 1930, Irak)
- Pülümür Harekatı (8 Ekim – 14 Kasım 1930, Pülümür)
-Şıh Ahmet Barzani İsyanı (Kasım 1931, Irak)
- Buban Aşireti İsyanı (1934)
- İkinci Sason İsyanı (Ocak 1937, Diyarbakır, Batman)
- Dersim (Tunceli) İsyanı (21 Mart 1937, Seyit Rıza)
Cumhuriyet döneminde meydana gelen bu isyanlar, ülkenin ilerlemesinin önünde büyük engeller oluşturmuştur. Bölgeyi kendisi açısından Musul Petrollerinin varlığı sebebiyle vazgeçilmez olarak niteleyen İngiltere başta olmak üzere diğer Batılı devletler buraya birçok ajan göndermişlerdir.
Kaynak: Turan Bozkurt, Atatürk’ün Doğu Politikası ve Kürt İsyanları.
***
ADINA “KÜRT İSYANLARI” DEDİLER!
Yıl 1907:
Şeyh 2'nci Abdusselam Barzani tam yedi yıl boyunca Osmanlı'ya isyan etmiş, ama adı isyanlar listesinde yok.
Yıl 1925.
Şeyh Abdullah, Şemdinli'de taburumuza saldırmış, subaylarımızı infaz etmiş, ama onun da adı isyanlar listesinde yok.
Yıl 1930;
Molla Mustafa Barzani, Dağlıca'da bir bölüğümüze saldırmış, dört şehidimiz var, üstelik halkı ayaklandırmış, ama onun da adı isyanlar listesinde yok.
Anlaşılan o ki;
Barzani olunca isyan olmuyor, ama Barzani olunca adı Kürt oluyor.
Bu Barzani Kürt değilse; Kürt üzerinden isyan çıkartanlar kimdi?
ERDAL SARIZEYBEK,
14 Kasım 2013
13 gün önce
(E)
Çok Afederek Soruyorum
Aramızda İstanbullu Olan varmı
Bir Şey daha sormak İstiyorum
Çook Af buyrun
Eyyy İstanbul Halkı ,
S...MEYE DOYMADINIZ MI ??
Özellikle laik kemalist kesime soruyorum
muhalefetten Ne Zaman MUHAF
Olacaksınız
Bak çok Net Konuşayım
Bügün Erdoğan Bu hükümetin başından Gittsin ,
Muhalefetin İlk yapacağı Şey bu ülkeyi O günün Sabahında Avrupa'ya teslim etmek Olacak ,
Kendinize gelin kendinize
Bı şekilde geçiniriz elhamdülillah
Müslümanız rızkı veren Allah
Ama bu bayrak bir daha dalganmayacak
Bunu unutmayın ,
Türkiye Cumhuriyeti bir Orta doğu olmadan
Ezanlar susmadan bayraklar Gönderden Çekilmeden ,
AKILLANMAYACAKSINIZ #hükümet #simitsi #muhalefet #türkiye
Aramızda İstanbullu Olan varmı
Bir Şey daha sormak İstiyorum
Çook Af buyrun
Eyyy İstanbul Halkı ,
S...MEYE DOYMADINIZ MI ??
Özellikle laik kemalist kesime soruyorum
muhalefetten Ne Zaman MUHAF
Olacaksınız
Bak çok Net Konuşayım
Bügün Erdoğan Bu hükümetin başından Gittsin ,
Muhalefetin İlk yapacağı Şey bu ülkeyi O günün Sabahında Avrupa'ya teslim etmek Olacak ,
Kendinize gelin kendinize
Bı şekilde geçiniriz elhamdülillah
Müslümanız rızkı veren Allah
Ama bu bayrak bir daha dalganmayacak
Bunu unutmayın ,
Türkiye Cumhuriyeti bir Orta doğu olmadan
Ezanlar susmadan bayraklar Gönderden Çekilmeden ,
AKILLANMAYACAKSINIZ #hükümet #simitsi #muhalefet #türkiye
16 gün önce
TAKSİM CUMHURİYET ANIT’INDA ATATÜRK’ÜN YANINDA Kİ RUSLAR !!!...
***
Belki bilmezsiniz ama Taksim Cumhuriyet Anıt’ında Atatürk’ün yanında iki Rus yer almaktadır.
Bu kişiler ünlü Rus mareşal Kliment Voroşilov ile ünlü Soviyet KGB kurucusu Mihail Frunze.
Bu kişiler Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşunda oynadıkları önemli rolü Atatürk’ün özel emri ile tüm gelecek nesiller için asla unutulmasınlar diye burada yer almaktadırlar.
Ne yazık ki günümüzün Türk nesli bu kişilerin ne adlarını biliyor ne de ne yaptıklarını.
16 mart 1921 yılında özel törende Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyet’i ile Türkiye arasında “Dostluk ve kardeşlik sözleşmesi” imzalanmıştır.
Bu sözleşmeye göre henüz kurulmamış Türkiye Cumhuriyet’ine Türk milletinin yabancı istilacılardan özgürlüğünü kazanabilmesi için 1878 yılından beri Rusya sınırlarına dahil edilen Kars, Ardahan ve Artvin bölgeleri verilmiştir.
Sözleşmeye göre Rusya Türk halkına 10 milyon altın ruble ile askeri mühimmat hibe edecekti
Ağustos 1921’de Rusya Mikail Frundze’yi Türkiye’ye elçi olarak atamıştır.
Frundze Türkiye’de Aralık 1921 ile Ocak 1922 tarihleri arasında bulunmuştur.
Türkiye’nin bulunduğu ağır ekonomik durumunu ve içinden çıkamadığı savaşı Rus halkına ve Sovyet yönetimine ileten Frundze acilen Türk halkı için yardımının arttırılmasını istemiştir.
Rusya bulunduğu ağır ekonomik durumuna henüz yeni biten iç ve dış düşmanlara karşı verilen savaşa rağmen Frundze’ye kulak vermiş ve yardımını esirgememiştir.
S. Aralov yazdığı hatıra kitabında Türkiye’ye gitmeden önce Lenin’in kendisine söylediği sözleri şöyle vermektedir.
Lenin:
“Türk halkı özgürlük savaşını vermektedir. Merkez Komitesi oraya savaş sanatını bildiğiniz için yolluyor”.
Yabancı istilacılara karşı geçilecek taaruz öncesi hazırlık aşamasında 1922 Mart-Nisan aylarında Mustafa Kemal’in davetlisi olarak elçi S. Aralov, askeri ataşe K. Zvonaryov ve Azerbaycan elçisi İbrahim Abilov’un katılımı ile tüm Türk silahlı kuvvetleri denetimden geçmiştir.
Misafirler kara ve atlı birlikleri ziyaret etmiş, iki ordunun komuta merkezlerine gitmiş, Konya’da bulunan yedek ordunun denetiminde bulunmuşlardır.
Misafirlerin katılımı ile Türk Silahlı kuvvetlerin ilk yıldönümü kutlaması gerçekleşmiştir. Kutlamalardan sonra misafirler Türk askerlerine hediyeler dağıtmıştır.
Hediyelerin üstünde Türkçe olarak “Sovyet Kızıl Ordusundan Türk Askerine” diye bir yazı bulunuyormuş.
16 Mart 1921’de imzalanan sözleşme çerçevesinde taarruz öncesi 1921-1922 yıllarında Rusya’nın Novorossiysk, Tuapse ve Batum limanlarından Türkiye’ye 39 bin adet tüfek, 327 adet makineli tüfek, 54 top, 63 milyon tüfek mermisi, 147 bin top mermisi, giysiler vs getirilmiştir.
Bunun dışında Rus Beyaz ordusunun 1918’de doğu sınırlarda bıraktığı tüm askeri muhhimat da Türkiye’ye getirilmiştir.
1921 yılında iki savaş gemisi “Jutkiy” (Korkunç) ile “Jivoy” (Canlı) Türkiye’ye hibe edilmiştir.
Rusya Hükümeti Ankara’da hala Makine Kimya olarak bilinen mermi üretim fabrikasının kurulması için tüm gerekli donanımı hibe etmiştir.
Donanım ile birlikte çok miktarda hammadde de getirilmiştir ve Türk işçilere eğitim verilmiştir.
Bunun dışında Moskova’da imzalanan sözleşmeye göre Türkiye halkına vaad edilen 200,6 kg saf altın Sovyet diplomatik misyonun başında bulunan Y. Upmal-Angarskiy tarafından Türkiye Hükümetine teslim edilmiştir.
Mikail Frundze yetim kalan Türk çocuklarının barınması için kurulacak olan yetimhaneler için 100 bin altın ruble Türkiye Hükümetine Trabzon’da teslim etmiştir.
S. Aralov ise Nisan 1922’de Türk Silahlı Kuvvetlerine ayrıca tipografi ve sinema aparatları için 20 bin lira hibe etmiştir.
Aynı zamanda Aralov Rusya Hükümeti tarafından vaad edilen 10 milyon altın ruble yardımının son 3.5 milyonluk kısmını da Türkiye’ye geldiğinde beraberinde getirmiştir.
İki halkın kardeşlik bağları Lozan ön görüşmelerinde ve Lozan antlaşması esnasında daha da pekileşmiştir.
SSCB Hükümeti
(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerin Birliği) 1922-23 yıllarında Türkiye’nin boğazlar üzerindeki tek başına hakim olması gerektiğinin tezini savunarak Türkiye’ye destek çıkmıştır.
Lozan antlaşmazından sonra Türkiye bağımsızlığını kazanmış tüm yabancı istilacıların Türkiye’den çekilmesi sağlanmıştır.
TBMM Mustafa Kemal Atatürk’ü ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir.
31 Ekim 1923’te SSCB Merkez Komitesinin başkanı M. Kalinin (Dönenmiş SSCB başkanı) Atatürk’e yolladığı teleğramda şunları söyledi:
“Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerin Birliği halkları adına nihayi olarak despot monarşi rejiminin kalkması ve Türkiye Cumhuriyet’inin kurulması dolayısıyla kardeş Türk milletini ve dost Türkiye hükümetini sıcakça selamlıyorum.
Sizi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’yi, yabancı istilacılara karşı kahramanca savaşan Türk milletinin üstün yetenekli yönetici olarak Türkiye Cumhuriyet’inin Cumhurbaşkanı seçildiğiniz için tebrik ediyorum.
Eminim ki, asla bağı kopmayacak halklarımız arasındaki dostluk zaman içerisinde gittikçe pekişecektir ve iki devletin de gelişmesine vesile olacaktır.”
Ağustos 1928’de açılan Türkiye Cumhuriyet Anıtı gelecek nesiller için Türkiye Cumhuriyet’inin kurucuları yer almıştır. İşte Atatürk’ün sağında yer alan Türk halkının kahramanları, Türkiye Cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan Kliment Voroşilov il Mikail Frundze:
Surits zamanında Voroşilov ziyareti esnasında SSBC ile Türkiye arasında dostluk ve işbirliği sözleşmesi imzalanmıştır.
Bir çok kültürel ve siyasi gelişmelerde Türkiye ve SSCB birlikte hareket etmiştir.
Yeni bağımsız devletlerin gelişmesi adına, emperyalizm ve kapitalizm’den bağımsız olmak için SSCB birçok devlete elinden gelen yardımı üstlenmiştir. Sadece Türkiye’de Atatürk zamanında SSCB desteği ile birçok hafif ve ağır sanayi fabrikaları kurulmuştur.
İsmet İnönü’nün başında bulunduğu heyet 25 Nisan 1932’de SSCB’yi ziyaret eder.
Kendisi burada 15 gün boyu 70 fabrikayı ziyaret ederken yanında bulunan tekstil uzmanları Şerif Onay ile Kamil İbrahim SSCB’de ta 9 Hazirana kadar kalarak SSCB’nin endüstrisini incelemişlerdir.
Heyetin Stalin’den istediği yardım kısa zamanda Türkiye’ye ulaşmıştır.
SSCB kardeş Türk halkının kalkınması için gerekli çalışmaları tespit edecek heyeti göndermiştir.
SSCB Devlet Gelişmesinin Planlama Enstitüsü başkanı Prof. Orlov’un başındaki heyet Türkiye’ye gelerek 22 Eylül 1932’de raporunu hazırlamıştır ve sunmuştur.
Gitmeden önce İstanbul Üniversitesinde konferans veren Orlov şunları söyledi:
“Sevinçle emin oldum ki aklı ile enerjileri ile eğitimi ile Türk mühendisleri ne bizden ne de başka ülkelerdeki mühendislerden farklı değildir.
Kendileri bize gayet iyi yardımcı olmuştur.
Neden Avrupa’dan mühendis çağırdığınızı açıkçası anlamış değilim.”
21 Ocak1934’te imzalanan sözleşme ile SSCB Türkiye’ye verdiği 20 yıllık faizsiz kredi ile daha önce Prof.Orlov tarafından belirlenen Nazilli (Denizli) ve Kayseri mevkilerinde iki tekstil fabrikası kuruluşu kararlaştırılmıştır. Fabrikalar Sovyet mühendisler tarafından kurulmuş tüm teçhizat Rusya’dan getirilmiştir. Atatürk fabrikaların açılışını ölümünden bir ay önce yapmıştır.
Türkiye o dönemde Osmanlı’dan kalan borçların ağır yükü altında kalmıştır.
SSCB halklarının yardımı ile Türkiye ekonomisi ilk defa nefes almıştır.
SSCB Hükümeti yaptığı tüm yardımları para karşılığı değil barter yani değiş tokuş şeklinde yapmıştır. SSCB yaptığı yardımlar karşılığında Türkiye’nin ürettiği ürünleri almaya kabul ederek Türkiye’nin bu ürünleri dış pazarda satma zorluğundan kurtarmıştır.
Türkiye eski sanayı bakanı Mehmet Turgut 1964’te yazdığı kitapta bu antlaşmayı Türkiye’de devletçiliğin başlangıcı olarak nitelendirmiştir.
Fabrikalar Türkiye’deki ilk tekstil fabrikaları olmuştur. Fabrikalar kurulurken SSCB’de eğitim gören Türk işçileri ve mühendisleri kısa zamanda fabrikayı çalıştırır hale gelmişlerdir.
Aynı dönemde nihayı olarak TC Merkez bankası da Sovyetlerin yardımı ile kurulmuştur.
Daha önce bu görevi üstleyen Ottoman bankası yabancıların elinde idi.
Sonraki dönemlerde SSCB benzer antlaşmalar çerçevesinde ta 1980lerin sonuna kadar Türkiye’de İskenderun, Karabük demir çelik fabrikaları dahil ilk demir çelik fabrikalarını, ilk petrol arıtım fabrikası TÜPRAŞ’ı, Mersin ve İskenderun limanları dahil bir çok liman, ilk Alüminyum fabrikasını, ziraat sanayisi, tarımcılık sanayisini ve bir çok alanda daha Türk halkının yardımına koşmuştur.
Sovyetler sayısı 50 bini geçen Türk mühendisini ve işçisini eğitmiştir.
(Mehmet Ali Tümer den alıntıdır)
**********
ANITIN VE RUSLARIN HİKAYESİ !!!...
94 yılı aşkın süredir Taksim Meydanı'nda durmasına rağmen birçok kitap, dergi hatta ansiklopedilerde bile o iki generalin ismi yoktu. "Popüler Tarih Dergisi" Ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği/sırrı yazdı: Taksim Anıtı'nda, Atatürk'ün arkasında iki Sovyet generali duruyor:
General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov...
Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı'nın açılışı 1928 yılında gerçekleştirildi.
Tasarımı İtalyan heykeltıraş Pietro Canonic
***
Belki bilmezsiniz ama Taksim Cumhuriyet Anıt’ında Atatürk’ün yanında iki Rus yer almaktadır.
Bu kişiler ünlü Rus mareşal Kliment Voroşilov ile ünlü Soviyet KGB kurucusu Mihail Frunze.
Bu kişiler Türkiye Cumhuriyet’inin kuruluşunda oynadıkları önemli rolü Atatürk’ün özel emri ile tüm gelecek nesiller için asla unutulmasınlar diye burada yer almaktadırlar.
Ne yazık ki günümüzün Türk nesli bu kişilerin ne adlarını biliyor ne de ne yaptıklarını.
16 mart 1921 yılında özel törende Rusya Sovyet Federal Sosyalist Cumhuriyet’i ile Türkiye arasında “Dostluk ve kardeşlik sözleşmesi” imzalanmıştır.
Bu sözleşmeye göre henüz kurulmamış Türkiye Cumhuriyet’ine Türk milletinin yabancı istilacılardan özgürlüğünü kazanabilmesi için 1878 yılından beri Rusya sınırlarına dahil edilen Kars, Ardahan ve Artvin bölgeleri verilmiştir.
Sözleşmeye göre Rusya Türk halkına 10 milyon altın ruble ile askeri mühimmat hibe edecekti
Ağustos 1921’de Rusya Mikail Frundze’yi Türkiye’ye elçi olarak atamıştır.
Frundze Türkiye’de Aralık 1921 ile Ocak 1922 tarihleri arasında bulunmuştur.
Türkiye’nin bulunduğu ağır ekonomik durumunu ve içinden çıkamadığı savaşı Rus halkına ve Sovyet yönetimine ileten Frundze acilen Türk halkı için yardımının arttırılmasını istemiştir.
Rusya bulunduğu ağır ekonomik durumuna henüz yeni biten iç ve dış düşmanlara karşı verilen savaşa rağmen Frundze’ye kulak vermiş ve yardımını esirgememiştir.
S. Aralov yazdığı hatıra kitabında Türkiye’ye gitmeden önce Lenin’in kendisine söylediği sözleri şöyle vermektedir.
Lenin:
“Türk halkı özgürlük savaşını vermektedir. Merkez Komitesi oraya savaş sanatını bildiğiniz için yolluyor”.
Yabancı istilacılara karşı geçilecek taaruz öncesi hazırlık aşamasında 1922 Mart-Nisan aylarında Mustafa Kemal’in davetlisi olarak elçi S. Aralov, askeri ataşe K. Zvonaryov ve Azerbaycan elçisi İbrahim Abilov’un katılımı ile tüm Türk silahlı kuvvetleri denetimden geçmiştir.
Misafirler kara ve atlı birlikleri ziyaret etmiş, iki ordunun komuta merkezlerine gitmiş, Konya’da bulunan yedek ordunun denetiminde bulunmuşlardır.
Misafirlerin katılımı ile Türk Silahlı kuvvetlerin ilk yıldönümü kutlaması gerçekleşmiştir. Kutlamalardan sonra misafirler Türk askerlerine hediyeler dağıtmıştır.
Hediyelerin üstünde Türkçe olarak “Sovyet Kızıl Ordusundan Türk Askerine” diye bir yazı bulunuyormuş.
16 Mart 1921’de imzalanan sözleşme çerçevesinde taarruz öncesi 1921-1922 yıllarında Rusya’nın Novorossiysk, Tuapse ve Batum limanlarından Türkiye’ye 39 bin adet tüfek, 327 adet makineli tüfek, 54 top, 63 milyon tüfek mermisi, 147 bin top mermisi, giysiler vs getirilmiştir.
Bunun dışında Rus Beyaz ordusunun 1918’de doğu sınırlarda bıraktığı tüm askeri muhhimat da Türkiye’ye getirilmiştir.
1921 yılında iki savaş gemisi “Jutkiy” (Korkunç) ile “Jivoy” (Canlı) Türkiye’ye hibe edilmiştir.
Rusya Hükümeti Ankara’da hala Makine Kimya olarak bilinen mermi üretim fabrikasının kurulması için tüm gerekli donanımı hibe etmiştir.
Donanım ile birlikte çok miktarda hammadde de getirilmiştir ve Türk işçilere eğitim verilmiştir.
Bunun dışında Moskova’da imzalanan sözleşmeye göre Türkiye halkına vaad edilen 200,6 kg saf altın Sovyet diplomatik misyonun başında bulunan Y. Upmal-Angarskiy tarafından Türkiye Hükümetine teslim edilmiştir.
Mikail Frundze yetim kalan Türk çocuklarının barınması için kurulacak olan yetimhaneler için 100 bin altın ruble Türkiye Hükümetine Trabzon’da teslim etmiştir.
S. Aralov ise Nisan 1922’de Türk Silahlı Kuvvetlerine ayrıca tipografi ve sinema aparatları için 20 bin lira hibe etmiştir.
Aynı zamanda Aralov Rusya Hükümeti tarafından vaad edilen 10 milyon altın ruble yardımının son 3.5 milyonluk kısmını da Türkiye’ye geldiğinde beraberinde getirmiştir.
İki halkın kardeşlik bağları Lozan ön görüşmelerinde ve Lozan antlaşması esnasında daha da pekileşmiştir.
SSCB Hükümeti
(Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerin Birliği) 1922-23 yıllarında Türkiye’nin boğazlar üzerindeki tek başına hakim olması gerektiğinin tezini savunarak Türkiye’ye destek çıkmıştır.
Lozan antlaşmazından sonra Türkiye bağımsızlığını kazanmış tüm yabancı istilacıların Türkiye’den çekilmesi sağlanmıştır.
TBMM Mustafa Kemal Atatürk’ü ilk Cumhurbaşkanı seçmiştir.
31 Ekim 1923’te SSCB Merkez Komitesinin başkanı M. Kalinin (Dönenmiş SSCB başkanı) Atatürk’e yolladığı teleğramda şunları söyledi:
“Sovyet Sosyalist Cumhuriyetlerin Birliği halkları adına nihayi olarak despot monarşi rejiminin kalkması ve Türkiye Cumhuriyet’inin kurulması dolayısıyla kardeş Türk milletini ve dost Türkiye hükümetini sıcakça selamlıyorum.
Sizi, Mareşal Gazi Mustafa Kemal Paşa’yi, yabancı istilacılara karşı kahramanca savaşan Türk milletinin üstün yetenekli yönetici olarak Türkiye Cumhuriyet’inin Cumhurbaşkanı seçildiğiniz için tebrik ediyorum.
Eminim ki, asla bağı kopmayacak halklarımız arasındaki dostluk zaman içerisinde gittikçe pekişecektir ve iki devletin de gelişmesine vesile olacaktır.”
Ağustos 1928’de açılan Türkiye Cumhuriyet Anıtı gelecek nesiller için Türkiye Cumhuriyet’inin kurucuları yer almıştır. İşte Atatürk’ün sağında yer alan Türk halkının kahramanları, Türkiye Cumhuriyetin kurucuları arasında yer alan Kliment Voroşilov il Mikail Frundze:
Surits zamanında Voroşilov ziyareti esnasında SSBC ile Türkiye arasında dostluk ve işbirliği sözleşmesi imzalanmıştır.
Bir çok kültürel ve siyasi gelişmelerde Türkiye ve SSCB birlikte hareket etmiştir.
Yeni bağımsız devletlerin gelişmesi adına, emperyalizm ve kapitalizm’den bağımsız olmak için SSCB birçok devlete elinden gelen yardımı üstlenmiştir. Sadece Türkiye’de Atatürk zamanında SSCB desteği ile birçok hafif ve ağır sanayi fabrikaları kurulmuştur.
İsmet İnönü’nün başında bulunduğu heyet 25 Nisan 1932’de SSCB’yi ziyaret eder.
Kendisi burada 15 gün boyu 70 fabrikayı ziyaret ederken yanında bulunan tekstil uzmanları Şerif Onay ile Kamil İbrahim SSCB’de ta 9 Hazirana kadar kalarak SSCB’nin endüstrisini incelemişlerdir.
Heyetin Stalin’den istediği yardım kısa zamanda Türkiye’ye ulaşmıştır.
SSCB kardeş Türk halkının kalkınması için gerekli çalışmaları tespit edecek heyeti göndermiştir.
SSCB Devlet Gelişmesinin Planlama Enstitüsü başkanı Prof. Orlov’un başındaki heyet Türkiye’ye gelerek 22 Eylül 1932’de raporunu hazırlamıştır ve sunmuştur.
Gitmeden önce İstanbul Üniversitesinde konferans veren Orlov şunları söyledi:
“Sevinçle emin oldum ki aklı ile enerjileri ile eğitimi ile Türk mühendisleri ne bizden ne de başka ülkelerdeki mühendislerden farklı değildir.
Kendileri bize gayet iyi yardımcı olmuştur.
Neden Avrupa’dan mühendis çağırdığınızı açıkçası anlamış değilim.”
21 Ocak1934’te imzalanan sözleşme ile SSCB Türkiye’ye verdiği 20 yıllık faizsiz kredi ile daha önce Prof.Orlov tarafından belirlenen Nazilli (Denizli) ve Kayseri mevkilerinde iki tekstil fabrikası kuruluşu kararlaştırılmıştır. Fabrikalar Sovyet mühendisler tarafından kurulmuş tüm teçhizat Rusya’dan getirilmiştir. Atatürk fabrikaların açılışını ölümünden bir ay önce yapmıştır.
Türkiye o dönemde Osmanlı’dan kalan borçların ağır yükü altında kalmıştır.
SSCB halklarının yardımı ile Türkiye ekonomisi ilk defa nefes almıştır.
SSCB Hükümeti yaptığı tüm yardımları para karşılığı değil barter yani değiş tokuş şeklinde yapmıştır. SSCB yaptığı yardımlar karşılığında Türkiye’nin ürettiği ürünleri almaya kabul ederek Türkiye’nin bu ürünleri dış pazarda satma zorluğundan kurtarmıştır.
Türkiye eski sanayı bakanı Mehmet Turgut 1964’te yazdığı kitapta bu antlaşmayı Türkiye’de devletçiliğin başlangıcı olarak nitelendirmiştir.
Fabrikalar Türkiye’deki ilk tekstil fabrikaları olmuştur. Fabrikalar kurulurken SSCB’de eğitim gören Türk işçileri ve mühendisleri kısa zamanda fabrikayı çalıştırır hale gelmişlerdir.
Aynı dönemde nihayı olarak TC Merkez bankası da Sovyetlerin yardımı ile kurulmuştur.
Daha önce bu görevi üstleyen Ottoman bankası yabancıların elinde idi.
Sonraki dönemlerde SSCB benzer antlaşmalar çerçevesinde ta 1980lerin sonuna kadar Türkiye’de İskenderun, Karabük demir çelik fabrikaları dahil ilk demir çelik fabrikalarını, ilk petrol arıtım fabrikası TÜPRAŞ’ı, Mersin ve İskenderun limanları dahil bir çok liman, ilk Alüminyum fabrikasını, ziraat sanayisi, tarımcılık sanayisini ve bir çok alanda daha Türk halkının yardımına koşmuştur.
Sovyetler sayısı 50 bini geçen Türk mühendisini ve işçisini eğitmiştir.
(Mehmet Ali Tümer den alıntıdır)
**********
ANITIN VE RUSLARIN HİKAYESİ !!!...
94 yılı aşkın süredir Taksim Meydanı'nda durmasına rağmen birçok kitap, dergi hatta ansiklopedilerde bile o iki generalin ismi yoktu. "Popüler Tarih Dergisi" Ağustos 2002 sayısında, yıllardır saklanan bu gerçeği/sırrı yazdı: Taksim Anıtı'nda, Atatürk'ün arkasında iki Sovyet generali duruyor:
General Mihail Vasilyeviç Frunze ve Mareşal Kliment Yefremoviç Voroşilov...
Taksim'deki Cumhuriyet Anıtı'nın açılışı 1928 yılında gerçekleştirildi.
Tasarımı İtalyan heykeltıraş Pietro Canonic
18 gün önce
İsrailli esir ailesinden Netanyahu'ya ve hükümete karşı ayaklanma çağrısı https://tarikhaber.com/hab...
27 gün önce
BERLİN'DE YATAN İKİ KAHRAMAN
Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey'in Berlin'de Ermeni katiller tarafından şehit edildiler. Vurulduklarında da üst üste düşmüşlerdi... Onlar Berlin Şehitler Camisi avlusunda koyun koyuna yatıyorlar.
Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken bir kahramanlar ordusu ortaya çıkardı: İttihatçılar... Cepheden cepheye koştular, şehit oldular, darağaçlarında idam edildiler, gazi oldular... "Biz bu vatanı karşılıksız sevdik" sloganları atmadılar ama karşılıksız sevmenin destanlarını yazdılar.
Teşkilatı Mahsusa'nın siyasi büro şefi Dr. Bahattin Şakir, Kafkasya Cephesi'nde oradan oraya mekik dokumaktadır. Canını adadığı vatanını Rus işgalinden kurtarmak, insanımızı Ermeni katliamından korumak için çırpınmaktadır.
1914'de eşi Canan Hanım'a yazdığı mektupta şu ifadeler yer alır:
"...Şimdi Artvin’deyim. Bana çekmiş olduğunuz telgrafı burada aldım ve derhal cevap yazdım... Bir Rus baytarının evindeyiz. Orası hükümet konağı yapılmıştır. Evin sahipleri piyanoya varıncaya kadar her şeylerini bırakıp gitmişler. Kuş tüyünden yastıklar, yorganlar, kısaca her şey var. İstanbul’dan çıktığımdan beri ilk defa eve benzer bir yerde kaldım. Bu gece yattığım yatak o kadar rahat ki, vücudum çoktan beri yumuşak yerde dinlenmeye alışmadığı için bütün gece uyuyamadım…"
Haklarında Nemrud Mustafa Divanı İngiliz Devletinin talimatlarına uyarak tek celsede idam cezası verdi. Mecburen yurt dışına çıktılar... Sürgüne giderken hazinenin anahtarı ellerindeydi... "Tüyü bitmedik yetim hakkı olduğu için" yanlarına maaşlarından gayrı bir para almadılar.
İttihatçıları yerden yere vuran İslamcılar onları karalayan yazılar, kitaplar yazdılar, her şeyi söylediler ama bir şeyi yazamadılar: "İttihatçılara hırsızdır" diyemediler, "korkaktır" diyemediler... Diyemediler çünkü Dr. Bahattin Şakir Berlin'de Ermeni kurşunlarına hedef olduğunda cebinden çıkan mektupta oğulları Alp ve Celasun'a şunları yazmıştı:
"Size bırakacak servetim olmadı, şu an cebimde param bile yok ama ömrü vatan mücadelesi ile geçmiş bir babanın tertemiz mazisini bırakıyorum."
O Bahattin Şakir ki Teşkilatı Mahsusa'nın en güçlü adamıydı. 1915 Ermeni sürgününün en güçlü teorisyeni ve uygulayıcısı idi... Sürgün ettiği Ermenilerin servetine el koysa çocukları İstanbul'un en zengini olurdu. Servetini altına çevirip gemiye yüklese gemileri batırırdı ama o "hırsız" sıfatı ile anılmak istemedi.
Bugün hileli ihalelerden kazandığı serveti yurt dışına kaçıran “hırsız” sıfatı ile anılmaktan hiç korkmayan İslamcılar Dr. Bahattin Şakir’in soylu duruşundan ders alsalar diyecektim de demeyeceğim; Allah’tan korkmayan kuldan utanır mı?
***
O yüzden ne zaman yolum Berlin'e düşse Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon valisi Cemal Azmi Bey'in kabrinde Fatihamı okurum.
Alper Aksoy
Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey'in Berlin'de Ermeni katiller tarafından şehit edildiler. Vurulduklarında da üst üste düşmüşlerdi... Onlar Berlin Şehitler Camisi avlusunda koyun koyuna yatıyorlar.
Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken bir kahramanlar ordusu ortaya çıkardı: İttihatçılar... Cepheden cepheye koştular, şehit oldular, darağaçlarında idam edildiler, gazi oldular... "Biz bu vatanı karşılıksız sevdik" sloganları atmadılar ama karşılıksız sevmenin destanlarını yazdılar.
Teşkilatı Mahsusa'nın siyasi büro şefi Dr. Bahattin Şakir, Kafkasya Cephesi'nde oradan oraya mekik dokumaktadır. Canını adadığı vatanını Rus işgalinden kurtarmak, insanımızı Ermeni katliamından korumak için çırpınmaktadır.
1914'de eşi Canan Hanım'a yazdığı mektupta şu ifadeler yer alır:
"...Şimdi Artvin’deyim. Bana çekmiş olduğunuz telgrafı burada aldım ve derhal cevap yazdım... Bir Rus baytarının evindeyiz. Orası hükümet konağı yapılmıştır. Evin sahipleri piyanoya varıncaya kadar her şeylerini bırakıp gitmişler. Kuş tüyünden yastıklar, yorganlar, kısaca her şey var. İstanbul’dan çıktığımdan beri ilk defa eve benzer bir yerde kaldım. Bu gece yattığım yatak o kadar rahat ki, vücudum çoktan beri yumuşak yerde dinlenmeye alışmadığı için bütün gece uyuyamadım…"
Haklarında Nemrud Mustafa Divanı İngiliz Devletinin talimatlarına uyarak tek celsede idam cezası verdi. Mecburen yurt dışına çıktılar... Sürgüne giderken hazinenin anahtarı ellerindeydi... "Tüyü bitmedik yetim hakkı olduğu için" yanlarına maaşlarından gayrı bir para almadılar.
İttihatçıları yerden yere vuran İslamcılar onları karalayan yazılar, kitaplar yazdılar, her şeyi söylediler ama bir şeyi yazamadılar: "İttihatçılara hırsızdır" diyemediler, "korkaktır" diyemediler... Diyemediler çünkü Dr. Bahattin Şakir Berlin'de Ermeni kurşunlarına hedef olduğunda cebinden çıkan mektupta oğulları Alp ve Celasun'a şunları yazmıştı:
"Size bırakacak servetim olmadı, şu an cebimde param bile yok ama ömrü vatan mücadelesi ile geçmiş bir babanın tertemiz mazisini bırakıyorum."
O Bahattin Şakir ki Teşkilatı Mahsusa'nın en güçlü adamıydı. 1915 Ermeni sürgününün en güçlü teorisyeni ve uygulayıcısı idi... Sürgün ettiği Ermenilerin servetine el koysa çocukları İstanbul'un en zengini olurdu. Servetini altına çevirip gemiye yüklese gemileri batırırdı ama o "hırsız" sıfatı ile anılmak istemedi.
Bugün hileli ihalelerden kazandığı serveti yurt dışına kaçıran “hırsız” sıfatı ile anılmaktan hiç korkmayan İslamcılar Dr. Bahattin Şakir’in soylu duruşundan ders alsalar diyecektim de demeyeceğim; Allah’tan korkmayan kuldan utanır mı?
***
O yüzden ne zaman yolum Berlin'e düşse Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon valisi Cemal Azmi Bey'in kabrinde Fatihamı okurum.
Alper Aksoy
27 gün önce
TÜRKİYE CUMHURİYETİ,
TARİHİNİN ;
" EN KARANLIK"
" EN HAZİN"
DÖNEMİNİ YAŞIYOR!
Yıl 1925.
Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu:
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz!...”
Yıl 2002.
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor...
Geçtiğimiz yüzyılın başında, İngiliz işbirlikçisi Derviş Vahdeti,
Sait Molla,
Dürrizade Abdullah, İskilipli Atıf gibi mürtecilerin tasfiyesi üzerine Cumhuriyet kurulmuştu.
Bugün, küreselleştiği iddia olunan dünyada, gerçek anlamda küreselleşen Türkiye vatandaşı mürteciler,
İngiltere’nin yanısıra, A.B.D.,
Almanya,
Libya,
Suudi Arabistan gibi ülkelerden yönetilmeye, yönlendirilmeye devam ediyorlar.
Yalnız bir farkla ki, A.B.D.’den gelen kimi müritler,
Türkiye’de milletvekili seçilip “türban krizi” yarattıktan sonra tekrar anavatanlarına geri dönerken,
....kimi dervişler de, milletvekili olmadıkları halde, Türk Hükûmeti’ne dışarıdan bakan olarak girebiliyor, yabancı taleplerinin takipçiliğini yapabiliyor.
Ve bu araştırma konusu olan, yasadışı hocaefendi sanını (!) kullanmayı yeğleyen kimi şeyhler de, sanki gizli bir mübadele protokolü varmış gibi, kendi ülkesinden yeni vatan A.B.D.’ne rahatlıkla hicret edebiliyor...
Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor.
.... Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil.
....Şeriat, iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı.
Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor.
.... Tam bağımsız bir devleti
....ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, düyunu umumiye döneminde olduğu gibi, ülkeyi uluslararası finans merkezlerinin denetimine sokmak da,
....geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.
Aynı şekilde, koşulsuz AB teslimiyetçiliğini savunarak,
....devlet egemenliğini kayıtsız şartsız ulusa değil, Brüksel’e bağlamaya çalışanlar da, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın uzantıları olarak bu anlamda mürteciliği temsil ediyor.
Anavatan kavramını Türkiye sınırlarından çıkarıp, AB sınırlarına mal edenlerin
milliyetçi- muhafazakârlığı ile,
IMF,
Dünya Bankası ve
AB çıkarlarının sözcülüğünü, savunuculuğunu ve de tetikçiliğini yapanların yeni solculuğu, tıpkı Fethullah Gülen’in ve müritlerinin din ve vatan anlayışı ile birebir örtüşüyor...
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor!!!!
Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan,
....Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi,
....aydınlanmacı,
....tam bağımsızlıkçı,
....sömürünün her türüne karşı,
....evrensel barıştan yana,
....yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var.
Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler.
Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar.
....İşlerini ve işyerlerini kaybedenler,
....üniversite kapılarında bekleyenler,
....sefalet sınırının altında yaşayanlar,
....ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler,
....Mumcular,
....Üçoklar,
....Aksoylar,
....Kışlalılar
ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk yurtseveri!..
Karşı tarafta ise,
...ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye,
....yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya,
....din devleti kurmaya ve
....halkın dinsel inançlarını sömürmeye,
....hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı,
....zengin, güçlü, dış destekli,
....örgütlü vatan hainleri
....ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri
....ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!..
İşte “Köstebek” adlı bu çalışma, içinde bulunduğumuz kapkara dönemde,
devletimizin altının nasıl oyulduğunun,
.....nasıl zaafa düşürüldüğünün binlerce örneğinden sadece birine ışık tutuyor:
Türk Devleti’nin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçıları!..
Şeyhleri A.B.D.’de yaşayan, ancak kendi ülkesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan;
C.I.A.,
MI6 ve
BND gibi yabancı ülke istihbarat örgütlerine taşeronluk yapan bir cemaate mensup müritlerin, asli görevi kendileri ile mücadele etmek olan
....istihbarat birimlerinde kadrolaşabileceğini
.... devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanabilecek düzeye gelebileceklerini kim tahmin edebilir ki?
“Köstebek”, bu ihanet öyküsünün adıdır. ..
Siz, hiç fethullahçıları devlete karşı bir tehdit olarak algılayan, şikâyet eden ya da onlarla uğraşan
....bir PKK’lı,
....Brüksel ya da Köln merkezli bir terörist
....ya da bir TÜSİAD üyesi
....ya da bir siyasal parti lideri
....ya da bir ikinci cumhuriyetçi
....ya da bir azınlık mensubu
....ya da misyoner
....ya da Hükûmet üyesi
....ya da bir Başbakan
gördünüz mü?
Nitekim, fethullahçıları kontr-espiyonaj kapsamında iç ve dış tehdit odağı olarak tanımlayan ve mücadele konsepti geliştiren gelmiş-geçmiş
....bir İçişleri Bakanı,
....bir Emniyet Genel Müdürü ve
....bir M.İ.T. Müsteşarı da göremezsiniz!!!
gösteremezsiniz!!!..
Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi, nasıl olur da ülkenin güvenliğini sağlar?!.
Bu sorunun yanıtı, doğal olarak olumsuzdur. Önünüzde iki tercih vardır;
.... ya çoğunluğun yaptığı gibi bu çelişkiye karşı başınızı çevirir, farketmemiş gibi yaparsınız
.....veya risk üstlenerek araştırmaya ve mücadeleye başlarsınız!..
Fethullahçılar,
Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir.
Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla,
.... ekonomik kaynakları
....ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır.
Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur;
örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A. denetimindeki
Moon,
Falun-Gong,
Scientology
gibi tarikatlarla benzeşmektedir.
Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.
Necip Hablemitoğlu, Köstebek
TARİHİNİN ;
" EN KARANLIK"
" EN HAZİN"
DÖNEMİNİ YAŞIYOR!
Yıl 1925.
Büyük Atatürk, genç Cumhuriyetin yurttaşlarına ve dış ülkelere şu tarihi mesajı veriyordu:
“Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz!...”
Yıl 2002.
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecinin sancılarını yaşıyor...
Geçtiğimiz yüzyılın başında, İngiliz işbirlikçisi Derviş Vahdeti,
Sait Molla,
Dürrizade Abdullah, İskilipli Atıf gibi mürtecilerin tasfiyesi üzerine Cumhuriyet kurulmuştu.
Bugün, küreselleştiği iddia olunan dünyada, gerçek anlamda küreselleşen Türkiye vatandaşı mürteciler,
İngiltere’nin yanısıra, A.B.D.,
Almanya,
Libya,
Suudi Arabistan gibi ülkelerden yönetilmeye, yönlendirilmeye devam ediyorlar.
Yalnız bir farkla ki, A.B.D.’den gelen kimi müritler,
Türkiye’de milletvekili seçilip “türban krizi” yarattıktan sonra tekrar anavatanlarına geri dönerken,
....kimi dervişler de, milletvekili olmadıkları halde, Türk Hükûmeti’ne dışarıdan bakan olarak girebiliyor, yabancı taleplerinin takipçiliğini yapabiliyor.
Ve bu araştırma konusu olan, yasadışı hocaefendi sanını (!) kullanmayı yeğleyen kimi şeyhler de, sanki gizli bir mübadele protokolü varmış gibi, kendi ülkesinden yeni vatan A.B.D.’ne rahatlıkla hicret edebiliyor...
Yeni binyılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve de meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor.
.... Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil.
....Şeriat, iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel, klişeleşmiş adı.
Mürtecilik yani gericilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor.
.... Tam bağımsız bir devleti
....ve kazanımlarını ortadan kaldırarak, düyunu umumiye döneminde olduğu gibi, ülkeyi uluslararası finans merkezlerinin denetimine sokmak da,
....geriye gitmek anlamında mürtecilik olarak değerlendiriliyor.
Aynı şekilde, koşulsuz AB teslimiyetçiliğini savunarak,
....devlet egemenliğini kayıtsız şartsız ulusa değil, Brüksel’e bağlamaya çalışanlar da, Hürriyet ve İtilaf Fırkası’nın uzantıları olarak bu anlamda mürteciliği temsil ediyor.
Anavatan kavramını Türkiye sınırlarından çıkarıp, AB sınırlarına mal edenlerin
milliyetçi- muhafazakârlığı ile,
IMF,
Dünya Bankası ve
AB çıkarlarının sözcülüğünü, savunuculuğunu ve de tetikçiliğini yapanların yeni solculuğu, tıpkı Fethullah Gülen’in ve müritlerinin din ve vatan anlayışı ile birebir örtüşüyor...
Türkiye Cumhuriyeti, tarihinin en karanlık, en hazin dönemini yaşıyor!!!!
Bir tarafta, Türkiye Cumhuriyeti’ni koşulsuz savunan,
....Atatürk ilke ve devrimlerinin sahibi ve takipçisi,
....aydınlanmacı,
....tam bağımsızlıkçı,
....sömürünün her türüne karşı,
....evrensel barıştan yana,
....yurtsever, ilerici, ulusalcı kesim var.
Ancak, ne bir siyasal partiye, ne basın ve yayın kuruluşlarına, ne de kendilerini destekleyecek ulusal sermaye gücüne sahipler.
Ülkenin elden gidişini sessiz çığlıklarla izliyorlar.
....İşlerini ve işyerlerini kaybedenler,
....üniversite kapılarında bekleyenler,
....sefalet sınırının altında yaşayanlar,
....ülke güvenliğini sağlamaya çalışırken baba ocağına tabut içinde dönenler,
....Mumcular,
....Üçoklar,
....Aksoylar,
....Kışlalılar
ve olup-biteni izleyen milyonlarca örgütsüz, dağınık Türk yurtseveri!..
Karşı tarafta ise,
...ülkeyi etnik ve mezhepsel esasa dayalı olarak bölmeye,
....yer altı-yerüstü ekonomik kaynaklarını pazarlamaya,
....din devleti kurmaya ve
....halkın dinsel inançlarını sömürmeye,
....hatta Cumhuriyet’in başına numara koymaya kararlı,
....zengin, güçlü, dış destekli,
....örgütlü vatan hainleri
....ve işbirlikçileri ile peşlerinden sürükledikleri
....ulusal bilinçten yoksun diğer bir kesim!..
İşte “Köstebek” adlı bu çalışma, içinde bulunduğumuz kapkara dönemde,
devletimizin altının nasıl oyulduğunun,
.....nasıl zaafa düşürüldüğünün binlerce örneğinden sadece birine ışık tutuyor:
Türk Devleti’nin istihbarat birimlerine sızmış, kadrolaşmış fethullahçıları!..
Şeyhleri A.B.D.’de yaşayan, ancak kendi ülkesinde Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanan;
C.I.A.,
MI6 ve
BND gibi yabancı ülke istihbarat örgütlerine taşeronluk yapan bir cemaate mensup müritlerin, asli görevi kendileri ile mücadele etmek olan
....istihbarat birimlerinde kadrolaşabileceğini
.... devletin gücünü, devleti savunanlara karşı kullanabilecek düzeye gelebileceklerini kim tahmin edebilir ki?
“Köstebek”, bu ihanet öyküsünün adıdır. ..
Siz, hiç fethullahçıları devlete karşı bir tehdit olarak algılayan, şikâyet eden ya da onlarla uğraşan
....bir PKK’lı,
....Brüksel ya da Köln merkezli bir terörist
....ya da bir TÜSİAD üyesi
....ya da bir siyasal parti lideri
....ya da bir ikinci cumhuriyetçi
....ya da bir azınlık mensubu
....ya da misyoner
....ya da Hükûmet üyesi
....ya da bir Başbakan
gördünüz mü?
Nitekim, fethullahçıları kontr-espiyonaj kapsamında iç ve dış tehdit odağı olarak tanımlayan ve mücadele konsepti geliştiren gelmiş-geçmiş
....bir İçişleri Bakanı,
....bir Emniyet Genel Müdürü ve
....bir M.İ.T. Müsteşarı da göremezsiniz!!!
gösteremezsiniz!!!..
Haklı olarak sorarsınız, kendi iç güvenliğini sağlayamayan, sızıntılara engel olamayan bir ulusal istihbarat birimi, nasıl olur da ülkenin güvenliğini sağlar?!.
Bu sorunun yanıtı, doğal olarak olumsuzdur. Önünüzde iki tercih vardır;
.... ya çoğunluğun yaptığı gibi bu çelişkiye karşı başınızı çevirir, farketmemiş gibi yaparsınız
.....veya risk üstlenerek araştırmaya ve mücadeleye başlarsınız!..
Fethullahçılar,
Türkiye’de Mevleviler, Bektaşiler, Cerrahiler gibi salt dinsel inancını yaşamaya çalışan bir cemaat değildir.
Uluslararası alanda at koşturan, son derecede tehlikeli bağlantılarıyla,
.... ekonomik kaynakları
....ve eğitim kurumlarıyla, Türkiye’nin yüzyüze olduğu en tehlikeli tehdit odağıdır.
Örgütlenme modeli itibariyle Türkiye’de bir eşi yoktur;
örgütlenme modeli olarak, tamamı C.I.A. denetimindeki
Moon,
Falun-Gong,
Scientology
gibi tarikatlarla benzeşmektedir.
Fethullahçılar, mevcut ekonomik kaynaklarını, yapılabilecek en akılcı ve en değerli alana, eğitim yatırımına tahsis ettiklerinden, diğer şeriatçı yapılanmalara kıyasla, ülkemizin sadece bugününü değil, daha çok geleceğini tehdit etmektedirler.
Necip Hablemitoğlu, Köstebek