10 gün önce
1 Hafta Ara Uzak Şehir Teşkilat Deha, ve Kardelenler Dizileri Bayram Nedeniyle Güldür Güldür Show ise Arefe https://tarikhaber.com/hab...
11 gün önce
Türk Devletleri Teşkilatı'nın yeni bayrağı İstanbul'da göndere çekildi!... [🇰🇿 [🇦🇿 [🇰🇬 [🇹🇲 [🇹🇷 [🇺🇿 [🇭🇺
13 gün önce
Samiha AYVERDİ annemizin 1978 yılında Başbuğumuz Alpaslan TÜRKEŞ e gönderdiği mektup...Muhtevasına bakınca asli problemlerimizin çözülmediğini görmek ne kadar üzüntü verici...
SAMİHA AYVERDİ'NİN BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'E GÖNDERDİĞİ MEKTUP
"Mutlaka İktidar olmalısınız ki"
Vatan ana, SAMİHA AYVERDİ Vefatı 22 mart 1993 unutulmamalı, unutmamak "Türk Milletinin kendi tarihi imanına ve gerçek diline sahip olması icap eder."
Sâmiha Ayverdi
Kendisi için kullanılan sıfatlar, hizmetlerinin bir özeti gibidir: "Mistik bir kadın yazar", "Sâmiha Ana", "Vatan Ana", "Yaman Bir Türk Akıncısı", "Alperen", "Millî Hâfıza", "Millî Vicdan", Vakıf Ana", "İstanbul Hanımefendisi", "Son Osmanlı"
Doğumu 25 Kasım 1905
Vefatı 22 mart 1993
SAMİHA AYVERDİ'NİN ALPARSLAN TÜRKEŞ'E GÖNDERDİĞİ MEKTUP
Bu mektup, Sâmiha Ayverdi'nin 27 Mayıs 1978'de kaleme alıp, dönemin MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'e gönderdiği ve Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın Ocak 2018 sayısında yayınlanmış olan mektuptur.
Sayın Alparslan Türkeş,
Sizinle pek çok meselede birleşerek dertleştik. Onun için teferruâta girmek istemiyorum.
Artık millet, sola karşı direnmenin bir ölüm-kalım işi olduğuna inanmış bulunuyor. Son günlerin çeşitli hareketleri bunun bir şâhididir. Lâkin bu direnişler birer reaksiyondur. İş, aksiyona geçebilmektedir. Bence aksiyon, iktidârı ele geçirecek ince, elastikî bir politika kılıcı ile solu devirip evvel yaralamak sonra mümkün mertebe imhâsı yoluna gitmektir. Şu da var ki, iktidarlar, kadro ile kazanılır. Hayâlî demeyeyim ama, zihnimizde tasavvurî olarak bu kadronun elemanları aşağı yukarı tespit edilmiş gibidir. Gerekirse ve günü gelirse bu isimler üzerinde müzâkere edilebilir.
Her devlet adamının etrâfında parazitlerin olması mukadderdir. Bunları, sırasında idâre, sırasında izâle de yine esnek bir politika işidir. 1950’den beri iktidâra gelen sağcı partilerin hiçbiri, memleketin uçuruma doğru itilmesine maârifin “en müessir âmil” olduğunu fark edip politik çizgisini ona göre hazırlamadı.
İş, muktedir bir maârif vekilinden evvel, bir millî maârif politikası kurmak, işin başını da celâdetli olduğu kadar bilgili, cesur bir başa teslim etmektir. Bu mesele, kitaplara sığamayacak kadar uzun olduğundan şimdi sözü kısa kesip nâçizâne tekliflerimize geçmek istiyorum.
1. Milliyetçi Hareket Partisi, suyun başının maârif olduğunu çok iyi anlayarak, Eğitim Enstitülerini millîleştirmişti. Esâsen kıyâmet de hâlâ onun başına kopuyor.
Evet, sivil olduğu kadar askerî mektepler de îman ve vatana susamış bir hoca kadrosunun şeref, nâmus ve bilgisine tevdî edilmelidir.
2. Bunun için de mutlaka iktidar olmanız lâzımdır.
3. İktidar olabilmek için, güvenilir, inanılır ve prensipleri uğruna can fedâ edebilecek idealist bir misyoner teşkilâtı kurmak gerek. Doktor, mühendis, asker, din adamı, iş adamı, ilim-fikir ve sanat adamı gruplarını hazırlayıp memleketi haberdâr etmek, aynı zamanda ham, iptidâî ve câhil gruplara fikrî yardımda bulunmak.
4. Sanâyicileri kazanmak. İlk uyanması gereken kitle, patronlar yâni sanâyicilerdir.
Sol sendikalar, durmaksızın işçilere seminerler yaparak, broşürler dağıtarak, kafaları boş ve mukayese ölçüleri olmayan zavallıları menfaatlerinin birer çivisi, birer vidâsı, birer makinesi hâline getiriyorlar. Arada bir de ağızlarına bir parmak bal çalıp oyalamasını da biliyorlar.
5. Beyefendi, eskiden yediden yetmişe bütün milletin birleştiği bir müşterek prensip vardı: Îlâ-yı Kelîmetullah.
Vezirin de çırağın da ve ustanın da hareket ve heyecan noktası bu idi. Şimdi o yok. Sâha boş. İşte size bu boş sâhayı işgâl etme yolunun tek kurtuluş çâresi olduğunu söylemek isterim. İşçiyle patron, et tırnak gibi birleşmeli. Patronun bu yola gitmesi hem de şahsî menfaati îcâbıdır. İşçi fabrikasına ortak olmalı. Ahlâkına, îmânına, nafaka götürülmeli. Zîra câhildir, tecrübesizdir. Fakat uğraşılırsa kazanılır.
6. Televizyon, bu milletin başında bir felâket, bir zebânîdir. Göze ve kulağa hitap eden bu âlet ile yapılamayacak güzel iş yoktur. Ama iktidâra sâhip olunca. Şimdiki iktidar ise kıyasıya ve alabildiğine bunun aksini yapıyor. Ne Allah’tan korkuyor, ne de kuldan utanıyor.
Dünkü Edebiyat Vakfı’nın açılış merâsimi beni çok mütehassis hem de çok müteessir etti. Vakfın kurulmuş olması, yıkıcılara karşı âcil bir direniş idi. Ama bu reaksiyonun aksiyonu ne olacaktır? Ellerinde maddî-mânevî kudret olmadıkça, dilde, dinde, târihte, sanatta hangi vâsıtalar ile işlerini yürüteceklerdir?
Tanzîmatın hatâlı adımı, bugün bir iflâs çanını çalmakta bulunuyor. Asırlardır etrâfımızı sarmış olan düşman zincirini hangi silâhla parçalayıp millî benliğimizin temiz havasını teneffüs edeceğiz?
Dünkü birbirinden veciz sözleri 45 milyon Türk’ün kulağına hangi vâsıtalar götürüp onları eğitmekte müessir olabilecek?
Bizans yıkılırken, hamiyetli bir imparator, Grand Dük Notaras gibi bir diplomat ve Genadyos gibi bir rûhânî vardı. Ama kadroları yoktu, kurtulamadılar. Onun için size de kadro lâzım. Hatta elzem. Bugün, millî kuruluşlarımız, tepeden tırnağa hasta ve yaralı. Bünyemize gelip gidip merhem sürüyorlar. Halbuki o yaraları meydana getiren içteki mikropların izâlesi lâzım. Bu da ancak kitleye maârif aşısı vurmak, taassuptan arınmış bir îman heyecânı getirmekle mümkün olur.
Muhterem beyefendi, ne ölçüde samîmî olduğumuza Allah şâhittir. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.
SAMİHA AYVERDİ'NİN BAŞBUĞ ALPARSLAN TÜRKEŞ'E GÖNDERDİĞİ MEKTUP
"Mutlaka İktidar olmalısınız ki"
Vatan ana, SAMİHA AYVERDİ Vefatı 22 mart 1993 unutulmamalı, unutmamak "Türk Milletinin kendi tarihi imanına ve gerçek diline sahip olması icap eder."
Sâmiha Ayverdi
Kendisi için kullanılan sıfatlar, hizmetlerinin bir özeti gibidir: "Mistik bir kadın yazar", "Sâmiha Ana", "Vatan Ana", "Yaman Bir Türk Akıncısı", "Alperen", "Millî Hâfıza", "Millî Vicdan", Vakıf Ana", "İstanbul Hanımefendisi", "Son Osmanlı"
Doğumu 25 Kasım 1905
Vefatı 22 mart 1993
SAMİHA AYVERDİ'NİN ALPARSLAN TÜRKEŞ'E GÖNDERDİĞİ MEKTUP
Bu mektup, Sâmiha Ayverdi'nin 27 Mayıs 1978'de kaleme alıp, dönemin MHP Genel Başkanı Alparslan Türkeş'e gönderdiği ve Kubbealtı Akademi Mecmuası'nın Ocak 2018 sayısında yayınlanmış olan mektuptur.
Sayın Alparslan Türkeş,
Sizinle pek çok meselede birleşerek dertleştik. Onun için teferruâta girmek istemiyorum.
Artık millet, sola karşı direnmenin bir ölüm-kalım işi olduğuna inanmış bulunuyor. Son günlerin çeşitli hareketleri bunun bir şâhididir. Lâkin bu direnişler birer reaksiyondur. İş, aksiyona geçebilmektedir. Bence aksiyon, iktidârı ele geçirecek ince, elastikî bir politika kılıcı ile solu devirip evvel yaralamak sonra mümkün mertebe imhâsı yoluna gitmektir. Şu da var ki, iktidarlar, kadro ile kazanılır. Hayâlî demeyeyim ama, zihnimizde tasavvurî olarak bu kadronun elemanları aşağı yukarı tespit edilmiş gibidir. Gerekirse ve günü gelirse bu isimler üzerinde müzâkere edilebilir.
Her devlet adamının etrâfında parazitlerin olması mukadderdir. Bunları, sırasında idâre, sırasında izâle de yine esnek bir politika işidir. 1950’den beri iktidâra gelen sağcı partilerin hiçbiri, memleketin uçuruma doğru itilmesine maârifin “en müessir âmil” olduğunu fark edip politik çizgisini ona göre hazırlamadı.
İş, muktedir bir maârif vekilinden evvel, bir millî maârif politikası kurmak, işin başını da celâdetli olduğu kadar bilgili, cesur bir başa teslim etmektir. Bu mesele, kitaplara sığamayacak kadar uzun olduğundan şimdi sözü kısa kesip nâçizâne tekliflerimize geçmek istiyorum.
1. Milliyetçi Hareket Partisi, suyun başının maârif olduğunu çok iyi anlayarak, Eğitim Enstitülerini millîleştirmişti. Esâsen kıyâmet de hâlâ onun başına kopuyor.
Evet, sivil olduğu kadar askerî mektepler de îman ve vatana susamış bir hoca kadrosunun şeref, nâmus ve bilgisine tevdî edilmelidir.
2. Bunun için de mutlaka iktidar olmanız lâzımdır.
3. İktidar olabilmek için, güvenilir, inanılır ve prensipleri uğruna can fedâ edebilecek idealist bir misyoner teşkilâtı kurmak gerek. Doktor, mühendis, asker, din adamı, iş adamı, ilim-fikir ve sanat adamı gruplarını hazırlayıp memleketi haberdâr etmek, aynı zamanda ham, iptidâî ve câhil gruplara fikrî yardımda bulunmak.
4. Sanâyicileri kazanmak. İlk uyanması gereken kitle, patronlar yâni sanâyicilerdir.
Sol sendikalar, durmaksızın işçilere seminerler yaparak, broşürler dağıtarak, kafaları boş ve mukayese ölçüleri olmayan zavallıları menfaatlerinin birer çivisi, birer vidâsı, birer makinesi hâline getiriyorlar. Arada bir de ağızlarına bir parmak bal çalıp oyalamasını da biliyorlar.
5. Beyefendi, eskiden yediden yetmişe bütün milletin birleştiği bir müşterek prensip vardı: Îlâ-yı Kelîmetullah.
Vezirin de çırağın da ve ustanın da hareket ve heyecan noktası bu idi. Şimdi o yok. Sâha boş. İşte size bu boş sâhayı işgâl etme yolunun tek kurtuluş çâresi olduğunu söylemek isterim. İşçiyle patron, et tırnak gibi birleşmeli. Patronun bu yola gitmesi hem de şahsî menfaati îcâbıdır. İşçi fabrikasına ortak olmalı. Ahlâkına, îmânına, nafaka götürülmeli. Zîra câhildir, tecrübesizdir. Fakat uğraşılırsa kazanılır.
6. Televizyon, bu milletin başında bir felâket, bir zebânîdir. Göze ve kulağa hitap eden bu âlet ile yapılamayacak güzel iş yoktur. Ama iktidâra sâhip olunca. Şimdiki iktidar ise kıyasıya ve alabildiğine bunun aksini yapıyor. Ne Allah’tan korkuyor, ne de kuldan utanıyor.
Dünkü Edebiyat Vakfı’nın açılış merâsimi beni çok mütehassis hem de çok müteessir etti. Vakfın kurulmuş olması, yıkıcılara karşı âcil bir direniş idi. Ama bu reaksiyonun aksiyonu ne olacaktır? Ellerinde maddî-mânevî kudret olmadıkça, dilde, dinde, târihte, sanatta hangi vâsıtalar ile işlerini yürüteceklerdir?
Tanzîmatın hatâlı adımı, bugün bir iflâs çanını çalmakta bulunuyor. Asırlardır etrâfımızı sarmış olan düşman zincirini hangi silâhla parçalayıp millî benliğimizin temiz havasını teneffüs edeceğiz?
Dünkü birbirinden veciz sözleri 45 milyon Türk’ün kulağına hangi vâsıtalar götürüp onları eğitmekte müessir olabilecek?
Bizans yıkılırken, hamiyetli bir imparator, Grand Dük Notaras gibi bir diplomat ve Genadyos gibi bir rûhânî vardı. Ama kadroları yoktu, kurtulamadılar. Onun için size de kadro lâzım. Hatta elzem. Bugün, millî kuruluşlarımız, tepeden tırnağa hasta ve yaralı. Bünyemize gelip gidip merhem sürüyorlar. Halbuki o yaraları meydana getiren içteki mikropların izâlesi lâzım. Bu da ancak kitleye maârif aşısı vurmak, taassuptan arınmış bir îman heyecânı getirmekle mümkün olur.
Muhterem beyefendi, ne ölçüde samîmî olduğumuza Allah şâhittir. Gayret bizden, tevfik Allah’tan.
19 gün önce
OSMANLI’NIN EFSANE SİLAHŞÖRÜ:
YAKUP CEMİL - 1
1903'te Harp Okulunu bitirdi, dağlarda yıllarca eşkiya kovaladı. Başarılarının yanında sertliği ve acımasızlığı ile dillere destan olmuştu.
Sonra İttihad ve Teraki Cemiyeti'ne girdi. 1908'de Meşrutiyet ilán edilince askerlikten ayrıldı. Artık sadece İttihat Terakki için çalışacaktı. 1911'de İtalyanlar Libya'yı işgal edince, Yakup Cemil Enver Bey ve Mustafa Kemal'e birlikte gönüllü olarak Libya'ya gitti. Göğüs göğüse çarpışmalarda yıldızı daha da parladı.
İttihatçılar 1913'ün 23 Ocak günü Babıali'yi basıp yönetimi ele geçirdiler. Yakup Cemil baskın sırasında olayın baş kahramanı olan Enver Bey'in yanıbaşında ve en önde idi. Binaya girmelerinden sonra Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı şakağından vurdu. ‘‘Ne yaptın Yakup Cemil?’’ diye soran Enver'e yanıtı şöyle oldu:
"Bu işin şakası yok, ihtilal yapıyoruz Enver Bey!.. Başaramazsak bizim kellemiz gidecek’’
Eğer Yakup Cemil Nazım Paşa’yı vurmasaydı her şey tersine dönebilirdi.
Sonraki yıllarda Osmanlı 1. Dünya Savaşına girdi. Enver Paşa, ta Rumeli'de eşkiya kovaladıkları günlerden beri siláh arkadaşı olan Yakup Cemil'e Nazım Paşa cinayeti için ceza vermek istemedi ve onu Teşkilatı Mahsusa’ya müfreze komutanı olarak aldı. Ama Yakup Cemil’in bir şartı vardı müfreze subaylarını ve askerlerini kendisi seçecekti. İsteği kabul edildi ve beraberindeki subaylarla atını Sinop Cezaevine topukladı.
Sinop Cezaevi imparatorluğun en azılı mahkumlarının toplandığı yerdi. Değil gardiyanlar, Jandarmalar bile mahkumların arasına giremezdi. Ama Yakup Cemil avluya tek başına indi. Avluda bir sandalyenin üstüne çıktı ve gür bir sesle onlara seslendi:
“Hepiniz hayatı beş para etmeyen adamlarsınız!..Burada lağım fareleri gibi yasayıp it gibi öleceksiniz... Benim adım Yakup Cemil... Namımı duyanlar duymayanlara anlatsın... Sizi vatan hizmetinde savaşmak için buradan almaya geldim. Ya benim emrimde “öl” dediğimde onurunuzla şehit olacaksınız ya da burada it gibi gebereceksiniz.”
Avludaki katillerden birinin 14 cinayeti vardı. Berberdi ve bütün cinayetlerini ustura ile boğazları keserek işlemişti. Bu bilgileri katilden öğrenen Yakup Cemil elini cebine atıp usturasını çıkardı:
“Al bakalım usturayı, elin hafif mi ağır mı görelim" dedi.
Yakup Cemil sandalyeyi altına çekip oturdu. Berber usturayı eline aldı. 14 kişinin boğazını kesen berberin elinde ustura, elinin altında Yakup Cemil'in boğazı vardı. Cezaevi subayları, askerleri, avludaki mahkumlar, herkes nefesini tutmuş olayı izliyordu. Berber traşa başladığında bütün kalpler duracak gibiydi. Ölüm ile liderlik arasındaki süre saniyeden de kısaydı. Yakup Cemil’in verdiği liderlik sınavını herkes önce korku sonra hayranlıkla izledi.
Traş bittikten sonra Yakup Cemil ayağa kalktı:
“Aferin” dedi, “elin baya hafifmiş. Seni özel berberim tayin ettim.”
Sinop Cezaevi katilleri atlandırılıp Kafkasya Cephesi'ne doğru dizgin doldurdular. İlk geceyi geçirecekleri yer Çorum idi. Bütün hanlar dolunca emrindekilerin bir kısmını evlere dağıttı. Sabah Çorum Saat Kulesi’nin çevresinde toplanılacaktı. Sinop Cezaevi katillerinin hiçbirisi kaçmamıştı.
Yakup Cemil buna sevinirken yaşlı bir adam ağlayarak yanına geldi.
“Cepheye giden asker diye evimize alıp konuk ettik. Böyle asker mi olur? Evimize aldığımız iki kişi gece kızıma ve gelinime tecavüz ettiler. Ne biçim subaysın sen beee!..” diye bağırıyordu yaşlı adam.
Yakup Cemil’in tepesi atmıştı. “Göster o iki kişiyi bana” diye bağırdı. Yaşlı adam onları bulup gösterdi. Yakup Cemil tecavüzcü mahkumları iki ağaca urganla bağlattı. 14 kişiyi ustura ile öldüren berberi çağırdı yanına.
“Bunların başındaki saçları kazı hemen” diye bağırdı. Denilen yapıldıktan sonra Yakup Cemil yine sertleşti. “Şimdi ustura ile arkadan öne doğru bir elif çiz, yarık derin olsun ama.”
Tecavüzcülerin başlarında derin bir yarık açıldığında yüzü, boynu kanlar içinde kalmıştı. Acı bir sesle bağırıyorlardı. Bu bağrış arasında Yakup Cemil toplanma alanındaki askerlere seslendi:
“Herkes üstündeki elbislerinden üç tane bit bulup bu şerefsizlerin başına atacaksınız.”
Elbiselerde bitin çok olduğu yıllardı. Üç bit bulmak zor olmadı. Bulunan bitler tecavüzcülerin başına bırakıldığında binlerce bit kanı görünce baş etinin altında gidebildiği kadar gidip bayram ediyorlardı. Ortalık tecavüzcü mahkumların çığlıkları ile inliyordu. Bir süre sonra da beyinlerine giren bitlere mağlup olup sesleri kesildi. Diğer mahkumlar korku içinde olanları izlerken Yakup Cemil’in gür sesi yükseliyordu:
“İçinizden her kim ki benim emrime uymaz, vatanın namusunu, vatandaşın namusunu kirletirse sonunuz işte böyle olacaktır.”
Ve o günden sonra Sinop Cezaevi mahkumları Kafkasya Cephesinde kahramanca savaştılar, hiçbir disiplinsizlik olmadı. Çünkü komutanları Yakup Cemil’di.
Rusların gemilerle Batum Limanı'na indirdiği askerlere daha onlar silah kuşanmadan gece karanlığında baskın yaptılar. Binlerce askeri Batum Limanı'nda etkisiz duruma getirip karanlıkta kayboldular. Artık Kafkasya Cephesinde Yakup Cemil efsanesi dağlarda yankılanıyordu.
Alper Aksoy
YAKUP CEMİL - 1
1903'te Harp Okulunu bitirdi, dağlarda yıllarca eşkiya kovaladı. Başarılarının yanında sertliği ve acımasızlığı ile dillere destan olmuştu.
Sonra İttihad ve Teraki Cemiyeti'ne girdi. 1908'de Meşrutiyet ilán edilince askerlikten ayrıldı. Artık sadece İttihat Terakki için çalışacaktı. 1911'de İtalyanlar Libya'yı işgal edince, Yakup Cemil Enver Bey ve Mustafa Kemal'e birlikte gönüllü olarak Libya'ya gitti. Göğüs göğüse çarpışmalarda yıldızı daha da parladı.
İttihatçılar 1913'ün 23 Ocak günü Babıali'yi basıp yönetimi ele geçirdiler. Yakup Cemil baskın sırasında olayın baş kahramanı olan Enver Bey'in yanıbaşında ve en önde idi. Binaya girmelerinden sonra Harbiye Nazırı Nazım Paşa'yı şakağından vurdu. ‘‘Ne yaptın Yakup Cemil?’’ diye soran Enver'e yanıtı şöyle oldu:
"Bu işin şakası yok, ihtilal yapıyoruz Enver Bey!.. Başaramazsak bizim kellemiz gidecek’’
Eğer Yakup Cemil Nazım Paşa’yı vurmasaydı her şey tersine dönebilirdi.
Sonraki yıllarda Osmanlı 1. Dünya Savaşına girdi. Enver Paşa, ta Rumeli'de eşkiya kovaladıkları günlerden beri siláh arkadaşı olan Yakup Cemil'e Nazım Paşa cinayeti için ceza vermek istemedi ve onu Teşkilatı Mahsusa’ya müfreze komutanı olarak aldı. Ama Yakup Cemil’in bir şartı vardı müfreze subaylarını ve askerlerini kendisi seçecekti. İsteği kabul edildi ve beraberindeki subaylarla atını Sinop Cezaevine topukladı.
Sinop Cezaevi imparatorluğun en azılı mahkumlarının toplandığı yerdi. Değil gardiyanlar, Jandarmalar bile mahkumların arasına giremezdi. Ama Yakup Cemil avluya tek başına indi. Avluda bir sandalyenin üstüne çıktı ve gür bir sesle onlara seslendi:
“Hepiniz hayatı beş para etmeyen adamlarsınız!..Burada lağım fareleri gibi yasayıp it gibi öleceksiniz... Benim adım Yakup Cemil... Namımı duyanlar duymayanlara anlatsın... Sizi vatan hizmetinde savaşmak için buradan almaya geldim. Ya benim emrimde “öl” dediğimde onurunuzla şehit olacaksınız ya da burada it gibi gebereceksiniz.”
Avludaki katillerden birinin 14 cinayeti vardı. Berberdi ve bütün cinayetlerini ustura ile boğazları keserek işlemişti. Bu bilgileri katilden öğrenen Yakup Cemil elini cebine atıp usturasını çıkardı:
“Al bakalım usturayı, elin hafif mi ağır mı görelim" dedi.
Yakup Cemil sandalyeyi altına çekip oturdu. Berber usturayı eline aldı. 14 kişinin boğazını kesen berberin elinde ustura, elinin altında Yakup Cemil'in boğazı vardı. Cezaevi subayları, askerleri, avludaki mahkumlar, herkes nefesini tutmuş olayı izliyordu. Berber traşa başladığında bütün kalpler duracak gibiydi. Ölüm ile liderlik arasındaki süre saniyeden de kısaydı. Yakup Cemil’in verdiği liderlik sınavını herkes önce korku sonra hayranlıkla izledi.
Traş bittikten sonra Yakup Cemil ayağa kalktı:
“Aferin” dedi, “elin baya hafifmiş. Seni özel berberim tayin ettim.”
Sinop Cezaevi katilleri atlandırılıp Kafkasya Cephesi'ne doğru dizgin doldurdular. İlk geceyi geçirecekleri yer Çorum idi. Bütün hanlar dolunca emrindekilerin bir kısmını evlere dağıttı. Sabah Çorum Saat Kulesi’nin çevresinde toplanılacaktı. Sinop Cezaevi katillerinin hiçbirisi kaçmamıştı.
Yakup Cemil buna sevinirken yaşlı bir adam ağlayarak yanına geldi.
“Cepheye giden asker diye evimize alıp konuk ettik. Böyle asker mi olur? Evimize aldığımız iki kişi gece kızıma ve gelinime tecavüz ettiler. Ne biçim subaysın sen beee!..” diye bağırıyordu yaşlı adam.
Yakup Cemil’in tepesi atmıştı. “Göster o iki kişiyi bana” diye bağırdı. Yaşlı adam onları bulup gösterdi. Yakup Cemil tecavüzcü mahkumları iki ağaca urganla bağlattı. 14 kişiyi ustura ile öldüren berberi çağırdı yanına.
“Bunların başındaki saçları kazı hemen” diye bağırdı. Denilen yapıldıktan sonra Yakup Cemil yine sertleşti. “Şimdi ustura ile arkadan öne doğru bir elif çiz, yarık derin olsun ama.”
Tecavüzcülerin başlarında derin bir yarık açıldığında yüzü, boynu kanlar içinde kalmıştı. Acı bir sesle bağırıyorlardı. Bu bağrış arasında Yakup Cemil toplanma alanındaki askerlere seslendi:
“Herkes üstündeki elbislerinden üç tane bit bulup bu şerefsizlerin başına atacaksınız.”
Elbiselerde bitin çok olduğu yıllardı. Üç bit bulmak zor olmadı. Bulunan bitler tecavüzcülerin başına bırakıldığında binlerce bit kanı görünce baş etinin altında gidebildiği kadar gidip bayram ediyorlardı. Ortalık tecavüzcü mahkumların çığlıkları ile inliyordu. Bir süre sonra da beyinlerine giren bitlere mağlup olup sesleri kesildi. Diğer mahkumlar korku içinde olanları izlerken Yakup Cemil’in gür sesi yükseliyordu:
“İçinizden her kim ki benim emrime uymaz, vatanın namusunu, vatandaşın namusunu kirletirse sonunuz işte böyle olacaktır.”
Ve o günden sonra Sinop Cezaevi mahkumları Kafkasya Cephesinde kahramanca savaştılar, hiçbir disiplinsizlik olmadı. Çünkü komutanları Yakup Cemil’di.
Rusların gemilerle Batum Limanı'na indirdiği askerlere daha onlar silah kuşanmadan gece karanlığında baskın yaptılar. Binlerce askeri Batum Limanı'nda etkisiz duruma getirip karanlıkta kayboldular. Artık Kafkasya Cephesinde Yakup Cemil efsanesi dağlarda yankılanıyordu.
Alper Aksoy
28 gün önce
BERLİN'DE YATAN İKİ KAHRAMAN
Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey'in Berlin'de Ermeni katiller tarafından şehit edildiler. Vurulduklarında da üst üste düşmüşlerdi... Onlar Berlin Şehitler Camisi avlusunda koyun koyuna yatıyorlar.
Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken bir kahramanlar ordusu ortaya çıkardı: İttihatçılar... Cepheden cepheye koştular, şehit oldular, darağaçlarında idam edildiler, gazi oldular... "Biz bu vatanı karşılıksız sevdik" sloganları atmadılar ama karşılıksız sevmenin destanlarını yazdılar.
Teşkilatı Mahsusa'nın siyasi büro şefi Dr. Bahattin Şakir, Kafkasya Cephesi'nde oradan oraya mekik dokumaktadır. Canını adadığı vatanını Rus işgalinden kurtarmak, insanımızı Ermeni katliamından korumak için çırpınmaktadır.
1914'de eşi Canan Hanım'a yazdığı mektupta şu ifadeler yer alır:
"...Şimdi Artvin’deyim. Bana çekmiş olduğunuz telgrafı burada aldım ve derhal cevap yazdım... Bir Rus baytarının evindeyiz. Orası hükümet konağı yapılmıştır. Evin sahipleri piyanoya varıncaya kadar her şeylerini bırakıp gitmişler. Kuş tüyünden yastıklar, yorganlar, kısaca her şey var. İstanbul’dan çıktığımdan beri ilk defa eve benzer bir yerde kaldım. Bu gece yattığım yatak o kadar rahat ki, vücudum çoktan beri yumuşak yerde dinlenmeye alışmadığı için bütün gece uyuyamadım…"
Haklarında Nemrud Mustafa Divanı İngiliz Devletinin talimatlarına uyarak tek celsede idam cezası verdi. Mecburen yurt dışına çıktılar... Sürgüne giderken hazinenin anahtarı ellerindeydi... "Tüyü bitmedik yetim hakkı olduğu için" yanlarına maaşlarından gayrı bir para almadılar.
İttihatçıları yerden yere vuran İslamcılar onları karalayan yazılar, kitaplar yazdılar, her şeyi söylediler ama bir şeyi yazamadılar: "İttihatçılara hırsızdır" diyemediler, "korkaktır" diyemediler... Diyemediler çünkü Dr. Bahattin Şakir Berlin'de Ermeni kurşunlarına hedef olduğunda cebinden çıkan mektupta oğulları Alp ve Celasun'a şunları yazmıştı:
"Size bırakacak servetim olmadı, şu an cebimde param bile yok ama ömrü vatan mücadelesi ile geçmiş bir babanın tertemiz mazisini bırakıyorum."
O Bahattin Şakir ki Teşkilatı Mahsusa'nın en güçlü adamıydı. 1915 Ermeni sürgününün en güçlü teorisyeni ve uygulayıcısı idi... Sürgün ettiği Ermenilerin servetine el koysa çocukları İstanbul'un en zengini olurdu. Servetini altına çevirip gemiye yüklese gemileri batırırdı ama o "hırsız" sıfatı ile anılmak istemedi.
Bugün hileli ihalelerden kazandığı serveti yurt dışına kaçıran “hırsız” sıfatı ile anılmaktan hiç korkmayan İslamcılar Dr. Bahattin Şakir’in soylu duruşundan ders alsalar diyecektim de demeyeceğim; Allah’tan korkmayan kuldan utanır mı?
***
O yüzden ne zaman yolum Berlin'e düşse Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon valisi Cemal Azmi Bey'in kabrinde Fatihamı okurum.
Alper Aksoy
Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon Valisi Cemal Azmi Bey'in Berlin'de Ermeni katiller tarafından şehit edildiler. Vurulduklarında da üst üste düşmüşlerdi... Onlar Berlin Şehitler Camisi avlusunda koyun koyuna yatıyorlar.
Osmanlı İmparatorluğu yıkılırken bir kahramanlar ordusu ortaya çıkardı: İttihatçılar... Cepheden cepheye koştular, şehit oldular, darağaçlarında idam edildiler, gazi oldular... "Biz bu vatanı karşılıksız sevdik" sloganları atmadılar ama karşılıksız sevmenin destanlarını yazdılar.
Teşkilatı Mahsusa'nın siyasi büro şefi Dr. Bahattin Şakir, Kafkasya Cephesi'nde oradan oraya mekik dokumaktadır. Canını adadığı vatanını Rus işgalinden kurtarmak, insanımızı Ermeni katliamından korumak için çırpınmaktadır.
1914'de eşi Canan Hanım'a yazdığı mektupta şu ifadeler yer alır:
"...Şimdi Artvin’deyim. Bana çekmiş olduğunuz telgrafı burada aldım ve derhal cevap yazdım... Bir Rus baytarının evindeyiz. Orası hükümet konağı yapılmıştır. Evin sahipleri piyanoya varıncaya kadar her şeylerini bırakıp gitmişler. Kuş tüyünden yastıklar, yorganlar, kısaca her şey var. İstanbul’dan çıktığımdan beri ilk defa eve benzer bir yerde kaldım. Bu gece yattığım yatak o kadar rahat ki, vücudum çoktan beri yumuşak yerde dinlenmeye alışmadığı için bütün gece uyuyamadım…"
Haklarında Nemrud Mustafa Divanı İngiliz Devletinin talimatlarına uyarak tek celsede idam cezası verdi. Mecburen yurt dışına çıktılar... Sürgüne giderken hazinenin anahtarı ellerindeydi... "Tüyü bitmedik yetim hakkı olduğu için" yanlarına maaşlarından gayrı bir para almadılar.
İttihatçıları yerden yere vuran İslamcılar onları karalayan yazılar, kitaplar yazdılar, her şeyi söylediler ama bir şeyi yazamadılar: "İttihatçılara hırsızdır" diyemediler, "korkaktır" diyemediler... Diyemediler çünkü Dr. Bahattin Şakir Berlin'de Ermeni kurşunlarına hedef olduğunda cebinden çıkan mektupta oğulları Alp ve Celasun'a şunları yazmıştı:
"Size bırakacak servetim olmadı, şu an cebimde param bile yok ama ömrü vatan mücadelesi ile geçmiş bir babanın tertemiz mazisini bırakıyorum."
O Bahattin Şakir ki Teşkilatı Mahsusa'nın en güçlü adamıydı. 1915 Ermeni sürgününün en güçlü teorisyeni ve uygulayıcısı idi... Sürgün ettiği Ermenilerin servetine el koysa çocukları İstanbul'un en zengini olurdu. Servetini altına çevirip gemiye yüklese gemileri batırırdı ama o "hırsız" sıfatı ile anılmak istemedi.
Bugün hileli ihalelerden kazandığı serveti yurt dışına kaçıran “hırsız” sıfatı ile anılmaktan hiç korkmayan İslamcılar Dr. Bahattin Şakir’in soylu duruşundan ders alsalar diyecektim de demeyeceğim; Allah’tan korkmayan kuldan utanır mı?
***
O yüzden ne zaman yolum Berlin'e düşse Dr. Bahattin Şakir ve Trabzon valisi Cemal Azmi Bey'in kabrinde Fatihamı okurum.
Alper Aksoy
28 gün önce
İki başlı muhteşem kuşlu bayrak Türk topluluğunda kağan ve Yabgu'nun hakimiyeti beraber yürüttüğünü ve böyle bir devlet teşkilatının varlığını yansıtmaktadır. Birincisi yani kağan sınırsız hakimiyet sahibi olurken, devletin hazinesine dokunamazdı.
Çünkü kağanlığın mülkü ve mali işlerinin tamamıyla devlet idaresinde herhangi bir hakimiyet hakkına sahip olmayan kişi ilgileniyordu.Kağan, hanların arasından belli bir müddet için seçiliyordu ve idari ve siyasi faaliyetleri yürütüyordu. İşa ise kendi haklarını miras olarak kabul etmekte, yani hazinenin hükümdarı olmuştur.
Belki de Türklerin sembolü olan bu iki başlı kartalı, Atilla’dan sonra kendilerine Bizanslılar beğenip almış ve konstantinopolis’in arması olarak kabul etmişlerdir. Daha sonra aniden, iki başlı kartal, Rusya İmparatorluğu’nun sembolü olarak görünmüştür.
I. Petro Azak savaşlarından ve bozkırların yağma edilmesinden sonra Kıpçakların bazı simgelerini benimsemiştir. O devirde Rusya’da daha önce bilinmeyen Kıpçaklara ait haç ve pek çok nişan Ruslar tarafından benimsenmeye başlanmıştır.
Altaylılar devrindeki Dest-i Kıpçak medeniyetine ait ve pek çok kurganda bulunmuş nişanlardı.
Murat Adji’nin Kaybolan Millet Kitabından
Çünkü kağanlığın mülkü ve mali işlerinin tamamıyla devlet idaresinde herhangi bir hakimiyet hakkına sahip olmayan kişi ilgileniyordu.Kağan, hanların arasından belli bir müddet için seçiliyordu ve idari ve siyasi faaliyetleri yürütüyordu. İşa ise kendi haklarını miras olarak kabul etmekte, yani hazinenin hükümdarı olmuştur.
Belki de Türklerin sembolü olan bu iki başlı kartalı, Atilla’dan sonra kendilerine Bizanslılar beğenip almış ve konstantinopolis’in arması olarak kabul etmişlerdir. Daha sonra aniden, iki başlı kartal, Rusya İmparatorluğu’nun sembolü olarak görünmüştür.
I. Petro Azak savaşlarından ve bozkırların yağma edilmesinden sonra Kıpçakların bazı simgelerini benimsemiştir. O devirde Rusya’da daha önce bilinmeyen Kıpçaklara ait haç ve pek çok nişan Ruslar tarafından benimsenmeye başlanmıştır.
Altaylılar devrindeki Dest-i Kıpçak medeniyetine ait ve pek çok kurganda bulunmuş nişanlardı.
Murat Adji’nin Kaybolan Millet Kitabından
2 ay önce
TRT1'in Tims&B Productions imzalı sevilen dizisi Teşkilat'ta bir ayrılık. https://tarikhaber.com/hab...