Emekli maaşı yetmeyince taksiye çıkmıştı baba.“Alışmışız çalışmaya,” derdi.
Aslında alıştığı şey, kimseye yük olmamaktı.

Oğlu üniversiteyi bitirmişti,
ama odasından çıkmıyordu.
Oğlunun sessizliği, babanın yüreğini yoruyordu.

Baba bunu hiç dillendirmezdi.
Evde sessiz bir hüzün,
direksiyonda sessiz bir mücadele vardı.

Altmışlarında bir adamdı.
Yüzünde yılların yorgunluğu, omuzlarında geçim derdi.
Bir ara tekstile girmişti, battı.
Kazandı, kaybetti.
Paranın kokusunu da gördü, yokluğun pasını da yuttu.

Şimdi direksiyon başında.
Simitini bagajda, çayını termosla içerdi.
Helal paradan başka sermayesi yoktu.

Bir gün dar bir sokakta ters yönden gelen bir araba.
Normalde ses çıkarmazdı.
Önce yol verdi, sustu.
Ama üçüncü araç da aynı hatayı yapınca yumuşakça uyardı:

“Burası tek yön evlat…”

Üç kişi indiler.
İkisi iri yarı, boylu poslu.
Sözleri ağırdı, hakaretleri kirli.

“Sen kimsin?” dediler.
“Yürü git dayı, oğlun yok mu? O gelsin de bizle konuşsun.”
“Bak işine, yürür gideriz üstünden.”
İn aşağı, görelim seni!” diye bağırdılar.

Adam şaştı önce.
Yirmi yıldır bir kere bile arabadan inip kavga etmemişti.
Hatta kavga kelimesi bile boğazına ağır gelirdi.
Hep susmuştu, hep yol vermişti.
“Dünya daralınca insan geniş davranır” derdi.

Ama o gün…
Onu arabadan zorla indirirken,
sadece bedenine değil,
hayatına dokundular sanki.

O, kavgadan değil, hayatından yorulmuş bir adamdı.

Göbeği vardı, saçları kırdı.
Herkes “yazık olacak adama” diye düşündü.

Sonra bir yumruk indi.
En uzunu betona serildi hemen bayıldı
Yerde ayakları titriyordu.
İkinci hamleye gerek kalmadı, o da düştü.
Üçüncü denedi, aynı kader.

Sokak taş kesildi.
Adam nefesini topladı, gömleğini düzeltti:

“Evladım, kabadayılık sokakta değil…
terle edilen yerde olur.”

Polis yolda taksiciyi çevirdi hakkında şikayet var dedi.
Karakola götürüldü üç adam parmakla gösterdi:

“Bu yaptı!”

Komiser bir taksiciye baktı, bir üç dev adama.
Kaşları kalktı.Yürüyün gidin, bu yaşli adam mı bu hale koydu sizi?Utanmıyor musunuz beni meşgul etmeye?

Sabıka kayıtları açıldı.
Taksici tertemiz; diğerleri kir pas içinde.

Komiser kimliği aldı, isme baktı.
Gözleri büyüdü.
Dosyayı tekrar kontrol etti.

“Bir dakika…
Siz… siz o musunuz milli sporcu?”

Sesi değişti:

“Ben çocukken tv'de sizi izlerdim…Hayrandım.
Ringde nefesimizi tutardık!”

Adam mahcupça gülümsedi:

“Geçmişte kaldı komiserim.
Ben şimdi direksiyon başında ekmek kovalıyorum.”

Komiser gülümsedi —
hem gururla hem sızlayan bir saygıyla:

“Demek hâlâ indiriyorsunuz…”

Sonra kapıyı açtı:

“Gidebilirsiniz üstad.
Hakkınız helaldir.Yalniz çok feci dovmussunuz birinin burnu kırılmış.Ameliyat olacak.
Onların sicili bu kadar kirli olmasa asla birakamazdım sizi.

Adam çıktı.
Yağmur başlamıştı.
Direksiyonuna geçti.
Sessizce fısıldadı:

“Ben bu ülke için dövüştüm…
Şimdi bu ülkenin yağmurunda ekmek arıyorum.
Ama onurum hâlâ dimdik.
Oğlum da bir gün benim gibi dimdik durmayı öğrenir inşallah.”
Direksiyonuna yaslandı bir an.
Cama vuran yağmurla aynı ritimde,
kimsenin duymadığı şekilde Nazım'dan bir mısra mırıldandı:

“En güzel günlerimiz henüz yaşamadıklarımız…”

Ne oğluna kızıyordu,
ne hayata sitem ediyordu.

Sadece…
içinde bir yerde hâlâ inanan bir adamdı.

Üstü başı ıslanmıştı,
ama umut hâlâ kuruydu.

Bazı kahramanlar gölgede kalır…
Ama asla düşmezler.

Bir zamanlar bayrak için yumruk atanlara,
bugün emekli olduğu halde direksiyonda alın teri dökenlere selam olsun

Bu gerçek bir hikâyedir.Ben yolculuk yaptım kendi anlatti.Paylasin tüm emekli olduğu halde çalışan erkek ya da kadın kahramanlara selam olsun.
Allah böyle insanları korusun.